ARKHE
Ufak Bir Epilog
Ev dediğin nedir ki? Yuvayı yuva yapan bize dayatılan aile tablolarındaki uyumlanan parçaların hayatımızda oluşu mu, yoksa kafamızı rahatça koyabileceğimiz bir yerin varlığına duacı olmamız mı?
Bunlara itirazım yok. Nihayetinde hepimiz tam bir insan olmasak da, yarım veya eksik, tamamlanmaya çalışan canlılarız. Hepimiz kalacak bir yer, uyuyacak bir yatak, yutulacak bir lokma, hayatımızı dolduracak bir eş ve yaşamı anlamlı kılmak uğruna bir amaç ararız. Ve ev tüm bunları içine sığdırabileceğimiz yegane başlangıç noktasıdır. Ama şu soruyu yinelemekte fayda var ev dediğin nedir, illaki dört tarafı çevrili bir yapı mı? diye sorarak klişe sözler kullanmayacağım. Zaten klişelerden kaçınmak adına her şeyi yapan türümüz evleri de dört duvarlı kalıbından uzaklaştırdı, akla hayale gelmeyecek biçimlere soktu.
İnsan bu sorgulamaları durduk yere yapmaz elbette. Hayatın alışılmış koşuşturmacasından sıyrılmak için bir an bile yeterli olur esasında. Tam işimizin en önemli yerinde, aile yemeklerinde, apartman toplantılarında bu duyguyu sıkça yaşamışızdır.
Anlık bir duraksama ve nefes kavramına başka bir boyut, anlam kazandırma saniyeleri. Şahsen benim adıma nefes alamama seansları olarak geçen bu ani patlamaları yaşayışımızın sebebi olarak, ilkel, dürtüsel uyanışlar veya yoğun duygusal yüklenmeler gösterilebilir.
Peki bu anlık kopmanın bazı bünyelerde farklı zaman dilimlerince vuku bulduğunu söylersem ne tepki verirdiniz? Sadece o kırılımı, ufak bir soluk alışverişinizde kendinizi bulduğunuz içsel kayboluşları düşünün, şimdi de bu olayı tüm yaşantınıza empoze ettiğinizi düşleyin.
Bunlar akıl hastanesinden firar eden bir delinin saçmalamaları değil, zaten bu devirde kimin akıllı kimin deli olduğu da belli değil ya, neyse. Önemli olan; teşhisi koyacak, insanları sınıflandıracak doktor görünümlü parazitlerin daimi tahakkümü ve fikirleri değil mi?
Esas Hikaye
Olağan bir akşamdı. Yağmurlu geçen bir günün ardından siyaha bürünen gri kaldırımlar ve yollar, etrafa yayılan taze bir ölünün mezarından kopup gelmişçesine solunan körpe toprak kokusu, buğulanmış sokak lambalarının az çok aydınlatabildiği gökkuşağı misali dizilmiş arabalar. Tüm bu unsurlar yorgunluğun ertesinde sahnede unutulan dekorlar gibi görevlerini yerine getiriyorlardı.
Annem televizyonda pek izlenmeye değer bir şey bulamadığından ötürü elindeki telefona gömülmüş, babam annemin televizyonu boş bırakmasını fırsat bilip tüm kanalları teker teker dolaşma geleneğine kavuşmuş, kız kardeşim sevgilisinden ayrıldığı için şu son bir haftalık geleneği bozmayarak odasına çekilip için için ağlamaya başlamış, erkek kardeşimse nefes almakla eşdeğer gördüğü bilgisayar oyununu oynama vazifesini yerine getirmekteydi. Bense sadece sıkılmakla meşguldüm.
Havanın daha güneşli ve sıcak olduğu günlerde bu tarz sıkıcı vakitlerimi değerlendirmek adına mahallenin girişindeki parka gidip otururdum ama bugünkü hava koşulları bunu yapmaya da müsait değildi. O yüzden her anını dolu geçirmek zorunda hisseden, bunu da manifesto edasıyla herkese dayatan insanların aksine kös kös oturup dışarı seyretmeye koyuldum.
Görüldüğü üzere mutlu masallarda çizilecek türden bir aile tablom yok. Üstelik masallardaki kahramanlardan biri de değilim, o yüzden ailenin tüm fertlerini bir araya getirmek gibi asli bir görevim de yok. Bazı gerçekleri kabullenmek, sonunda hüsrana uğrayacağımız doğruları kucaklamaktan bizi daima korumuştur. Bu gerçeği zor da olsa kabullenebilmiştim. Bu nedenle de herkesi kendi halinde bırakmayı uygun görüyordum.
Nadiren de olsa sokaktan geçen arabalar arkalarında sağa sola savrulan çamurları bırakıyorlardı. Yağmurdan kaçan kediler, köpekler yavaş yavaş meydana çıkıyordu. Mahallelinin ortaklaştığı tek konu olan Reis sevgisinin baş aktörü olan sokağımızın köpeği Reis de meydana çıkmıştı. Sıkı tuttuğu kuyruğu ve dikelttiği kulaklarıyla etrafı kolaçan etmekle meşguldü.
Buhar olmuş camları nasıl sileceğini düşünen bir komşu perdenin ardından cama bakarak hesap yapıyordu. Yağmurun arabanın gövdesine zarar verdiğini düşündüğü için her yağmurdan önce arabasının üstünü muşambayla örten bir diğer komşu da su damlası birikmiş mavi, naylon muşambayı toparlıyordu. Ben ise önemsiz addettiğim tüm bu hayat meşgalelerini izlemekle meşguldüm.
Bu eylemi sabaha kadar sürdürebilir konumumu da yadırgamazdım fakat tüm bu tasasız izlence, telefonuma gelen bildirimle yarıda kaldı.
Zangır zangır titreyen telefonumu yanımdaki sehpadan hızlıca aldığımda ekranda beliren uyarı işaretini görmem uzun sürmedi. Bu uyarı, sahibi olduğum aynı zamanda eczacılığını yaptığım eczaneye ait olan alarm sisteminden geliyordu. Belli ki biri yada birileri dükkana girmeye çalışıyordu.
Yanımdaki aile fertlerinin meraklı bakışları eşliğinde ayağa fırladım. Kimseye bir şey anlatmadan, üstüme montumu ve anahtarlarımı aldığım gibi kapıdan dışarı fırladım. Çıktıktan sonra annemden ve babamdan defalarca arama gelse de hiçbirini açmadım. Tek yaptığım dört sokak ötedeki eczaneye koşmaktı.
Fırsat bulamadığım için ayağıma tam olarak giyemediğim beyaz ayakkabılarımın çamura bulanması da yarısı dışarıda olan çorapsız ayağımın sırılsıklam olması da umurumda değildi. Bir an önce gideceğim yere varmak istiyordum.
Bu eczaneyi açmak için tam altı yıl boyunca okuduğum eczacılık bölümünün yanında alakasız işlere koşturmak zorunda kalmıştım. Sırf bu iş için ne tatile gitmiş ne de kendim için herhangi bir harcama yapmıştım. Burası kendime ettiğim işkencenin mükafatıydı ve henüz kavuşalı beş ay olmuşken olası bir soyguna müsaade edemezdim. Bu çileciler gibi geçirdiğim altı yılın boşa geçmesi demekti, gençliğimin sebepsiz yere heba olması demekti.
Benim amacım ilaçları kurtarmak değildi, zamanımın boşa gitmesini engellemekti. Tüm bu olayların nihayeti döneceğim bu son sapakla belli olacaktı. İki caddenin kesişiminden başlayan son sokağa girdiğim an eczane karşımda belirecekti.
Geceleri ıssız sokaklarda konuşanlar bilirler ki en ufak bir fısıltınız bile tüm mahalleye malum olan ilanlara dönüşür. Şimdi de kulağıma gelen konuşmalar, bir fısıltının çığlığa dönüşmesi gibiydi. Sokağı döndüğüm esnada tanıklık ettiğim bu koroda sayabildiğim kadarıyla altı farklı ses vardı.
Ve beklemediğim manzara dahası ummadığım bir biçimde karşımda seyrediyordu. Eczane kapısının önünde biri yaşlı bir adam, dokuzu çocuk olmak üzere tam on kişi içeri girmeye çalışıyordu. Oraya koşarak onlara bağırsam da umursamıyor, hala daha içeri girmek için çabalıyorlardı. Yaşlı adam elindeki kırık kaldırım taşının sivri kısmıyla kepengin kilidini kırmaya çalışıyordu. Bunu yaşından beklenmedik bir çeviklikle yapıyordu.
Adamın elindeki taşı kaptığım gibi ileri doğru fırlattım ve onun boğazına yapıştım.
"Durun, yapmayın ne olur!"
İrili ufaklı çocuk grubundan gelen bu ses cılız, yorgun düşmüş birine aitti. Adamı bıraktığım gibi sesin kimden geldiğine baktım. Kızıl saçları terli alnına yapışmış ufak bir kız çocuğundan geldiğini anlayınca diğer çocukları kenara iterek kıza doğru ilerledim.
Kız durmadan terliyordu. Üstelik gözlerinde camlaşma ve yüzünde sararma da mevcuttu. Besbelli hastaydı. Hemen elimi alnına götürdüm, götürmemle geri çekmem bir oldu. Zavallı kızcağız patlamaya hazır bir yanardağı gibiydi adeta.
"Kusura bakmayın efendim. Sevda rahatsızlandı mecburen bu yola başvurduk."
Bu sefer konuşan gruptaki en büyük kişi olan yaşlı adamdı. Adamın konuşması ile kirli, paspal görüntüsü arasında büyük bir tezatlık vardı. Sesi durgun sulara vuran ılık rüzgarların çıkardığı sesler misali huşuyla doluydu.
Hemen cebimdeki anahtarları çıkardım. Eczanenin ışıklarını yakmadan yerini ezbere bildiğim ateş düşürücü, soğuk algınlığı ilacını ve bir şişe suyu aldığım gibi tekrar kapının önüne çıktım.
"Karnı tok mu, bir şeyler yedi mi?" diye, sordum.
Yaşlı adam hemen cevapladı.
"Bugün ne yemek bulduysak ona yedirdik ama iyileşmedi bir türlü."
Bu cevabı alır almaz şurubu ufak kıza içirdim. Elimdeki hapı da bir müddet geçtikten sonra şişenin kapağında eriterek verdim. Tam ben hapı küçük kıza içirirken alarm sistemin haberdar ettiği polis memurları da dükkanın önüne gelmişti. Onlara tüm başımdan geçenleri anlattıktan sonra bir sorun olmadığını söyledim. Onlar da geçmiş olsun dileklerini ileterek arabalarına geri döndüler.
Polisler gittikten sonra çevre insanını gürültüden rahatsız etmemek ve bu insanları soğukta bırakmamak adına herkesi eczanenin içine davet ettim.
Eczane ufak bir alana sahip olduğundan on kişi dip dibe durmak zorunda kalmışlardı. Bu durum için özür dileyerek elektrikli ısıtıcıyı açtım. Ardından kapıyı kapatıp, anneme babama haber verdikten sonra onlarla beraber oturmaya başladım.
Küçük kız kendini biraz daha iyi hissediyordu. Yaşlı adam yaptıklarım için bana minnet duyduğunu söylüyor, durmadan teşekkür ediyordu.
"Çok sağ olun efendim. Siz olmasanız bu geceyi nasıl atlatırdık, bilmiyorum."
Bu teşekküre, bana bakıp gülümsemekte olan hasta kızın başını okşayarak cevap verdim.
"Hiç önemli değil. Mühim olan Sevda'nın iyi olması."
Bu teşekkür ve rica faslı bir süre daha devam etti. Konuşmanın bir noktasından sonra adam kendi hikayesini anlatmaya başladı.
"Bu Sevda benim göz ağrım, onun dedesiyim. Annesi ve babası bu garibanı benimle bırakarak yurt dışına kendi hayatlarını yaşamaya gittiler. Bu yavrucak da benimle kaldı. Başta her şey iyi gidiyordu. Kör topal idare ediyorduk. Etimesgut'un göbeğinde bir kiralık dairede konaklıyorduk.
Bir süre sonra emekli maaşım giderlere yetmemeye başladı. Bir de başlarda vicdan yapıp para gönderen anne ve babası da para göndermeyi kesince hepten çulsuz kaldık.
Pazarcılık yapmaya başladım. Güneşin bile doğmaya henüz karar veremediği saatlerde hala gidip ucuzdan ne bulursam alıyor, pazarda açtığım ufak tezgahta satıyordum. Bir süre hayatımızı idame ettirmeye yetti ama işin sonunda masrafların altında ezildim.
Elden medet um desen, el kendi derdine yanmış zaten yüzümüze bakmaz. Zaten kendi evladım bana yüz çevirmiş, yedi kat yabancıdan yardım dilemek ne haddime. Ne yapalım biz de mecburen kaderimize razı geldik. Oturup başımıza gelecekleri beklemeye koyulduk.
Ev sahibinin bizi kapının önüne koyması fazla uzun sürmedi. Kirayı ödeyemediğimiz dördüncü günün sonunda kapı dışarı edildik. Yedi aydır da sokaklardayız işte böyle.
Hikayeden çok etkilenmiştim.
'Yedi aydır da sokaklardayız işte böyle' sözünün esasında çekilen çilenin, hissedilen acının maskesi olduğunu anlamıştım. Yaşlı adam belli ki o süreçte yaşadıklarını anlatmak istemiyordu. Belki de bu zavallı insanlar hatırlamayı da istemiyordur, diye düşündüm. O yüzden yedi ay boyunca ne yaptınız, nerede kaldınız, ne yediniz, ne içtiniz, nasıl sağ kalabildiniz gibi soruları yüreğimdeki söylenemeyen sözler, sorulamayan sorular sandığına sakladım.
Titreyen sesimi gizleyemeden sordum.
"Sormam da sakınca yoksa diğer çocukları nereden buldunuz?"
"Aslına bakarsanız onlar bizi buldu. Bu çocuklar kaderin sillesini yemiş, farklı sebeplerden ötürü sokaklara düşmüş kimsesizler. Sağ olsunlar bize çok yardımcı oldular, kalacak yer ayarladılar, ne yapmamız gerektiğini anlattılar. Şimdilerde ben yine pazarcılık yapıyorum onlar da yardımcılığımı."
Bunu söyledikten sonra çocukları teker teker işaret etmeye başladı.
"Bak mesela bu uzun boylu, sırım gibi olan Hüseyin, onun hemen yanındaki Berna, şu en soldaki Kadir kendisi yabanidir biraz, pek konuşmaz..."
Bu şekilde tüm çocukları tanıttıktan sonra benim hayat hikayemi sordu.
Bu sabah uyandığımda varlığından bile haberdar olmadığım bu adamın bana bu denli güven vermiş olması beni de şaşırtmıştı. İçimden geçenler, dışımda gelişenler dahil hayatıma dair her bir anıyı noksansız bir biçimde anlatmak istiyordum.
Ne yazık ki buna vaktim olmadığından yirmi dokuz senelik hayatımı özet şeklinde anlatmak zorundaydım.
"Demek eczacı olmaya karar verdiniz."
"Evet."
Yaşlı adam elini başına atıp bir şeyleri anımsamaya çalışıyormuş gibi davranmaya başladı.
"Bu ilaçların yanında çıkan kargacık burgacık yazılar yazan kağıt var ya ona ne deniyordu?"
Bu soru gülünç geldiğinden gülerek yanıtlamıştım.
"Prospektüs."
"Hay yaşa! Prospektüs tabii. Ben her insanın bir prospektüse sahip olması gerektiği kanaatindeyim."
Bu cümle bana garip gelmişti.
"Neden böyle bir şey söylediniz?"
O da çok mühim bir şey anlatacakmış gibi heyecanla ayağa fırladı ve anlatmaya koyuldu.
"Düşünsenize, hayata gelmeden önce elimize bir kağıt tutuşturuluyor ve orada hayatı nasıl yaşamamız gerektiği olduğu gibi yazıyor. Ne hayatın anlamını sorgulamak var, ne hatalar var ne de kötülükler var. Elindeki kağıdı birebir uygulaman yeterli. Üstelik hayatın getirebileceği yan etkileri de önceden bilirsin; işsizlik, açlık, hastalıklar gibi."
Bu benzetmeden o denli etkilenmiştim ki farkında olmadan yaşlı adama bakakalmışım. Bunu omzumdan dürten Sevda sayesinde fark edebilmiştim. Beni derin düşüncelere zerk eden bu adama müteşekkir olmuştum.
Bir süre daha havadan sudan konular üzerine konuştuktan sonra saatin geç olduğunu anlamam üzerine eve dönmek için ayağa kalktım.
Yaşlı adama her ne kadar eczanede kalmaları yönünde teklifte bulunsam da bir türlü ikna edemedim.
"Yaptığınız her şey için çok teşekkür ederiz ama biz en iyisi gidelim. Neticede bizim yerimiz sokaklar."
Adamın eline telefon numaramı ve ev adresimi yazdığım ufak bir kağıt sıkıştırdım. Küçük kızın da kullanması gereken ilaçları poşete koyarak verdim.
Hep beraber kapının önüne çıktıktan sonra bir kez daha ilaçların ne zaman verilmesi gerektiğini anlatarak kapıyı kilitledim. Vedalaştıktan sonra evin yolunu tuttum.
Hızlıca koştuğum yolları şimdi yavaş bir şekilde, tadını çıkararak yürüyordum. İnsanların belli bir zaman diliminde kalabalıklar halinde meşgul ettiği yerlerin, kimsesiz anlarını solumak hoşuma giderdi. Bu annemin hademe olarak çalıştığı okula öğrenciler ayrıldıktan sonra gitmemle oluşmaya başlayan bir hoşlantıydı.
O zamanlar öğrencilerin oturduğu sıraları, öğretmenlerin ders anlattığı tahtayı boş bir şekilde görmek huzuru bulmamı sağlıyordu.
Şu an yürüdüğüm sokakta o sınıflar gibi boştu. Ne sıra namına sayılabilecek arabalar ne de ders tahtası olarak görülebilecek yollar, ikisi de bomboştu. Sadece adımlarımın çamurlu yollarda çıkardığı cılız sesi ile sokağa vuran lambanın soluk feri mevcuttu.
Umulmadık Maraton
Bu yalnızlık evime iki sokak kala karşıma çıkan köpeğin varlığıyla beraber son buldu. Mahallemizin köpeği olan Reis'i tanımam uzun sürmemişti.
Her zaman ahenkle salladığı uzun kahverengi kuyruğu, akı olmayan simsiyah gözleri ve gövdesini kaplayan kırçıllı toprak rengi tüyleriyle hemen kendini hatırlatacak bir köpekti Reis.
Her sabah işe gitmeden önce beslemeye özen gösterdiğim bu hayvan beni çok seviyordu. Bunu gördüğüm anda anlayabiliyordum. Beni gördüğü anda gözlerinin içerisinde oluşan beyaz düğmeler ve ağzından aşağı sarkan dili bunun açık örneğiydi.
Sadece benim değil tüm mahallelinin gözbebeği olan bu köpek hiçbir zaman açlığın pençesinde kıvranmamış, tahminimce az önce eczanede gördüğüm insanlardan daha iyi bir hayat standardı yakalamıştı. Bu da hayatın cilvesi olsa gerek; bazı hayvanlar bazı insanlardan daha iyi hayatlara sahip olabiliyorlar.
Yanıma sokulan Reis'i sevmeye başladım. Ona nasıl olduğunu sordum ve pati vermesini istedim. Patisini tam uzattığı esnada gözlerimiz buluştu. Ve yıllardır tanıdığım, bildiğim hayvanı ilk defa bambaşka bir şekilde bakarken gördüm.
Reis birden ağzından akan salyalarını elime doğru bırakarak havlamaya başladı. Refleksleri zayıf bir insan olsaydım muhtemelen yüzümün sağ tarafını bu hayvana hibe etmek zorunda kalacaktım.
Yaşadığım şoku atlatamadan doğrulmaya çalıştığım için dengemi tam kuramadım, çamura doğru diz üstü düştüm. Düşerken önlem olarak öne doğru koyduğum ellerim çamur içinde kalmıştı. Reis hala havlıyor üzerime kerkiniyordu.
Kendimi ondan kurtarmaya çalışıyordum. O ise dişlerini bacağıma geçirmiş, hiçbir biçimde ayrılmaya yanaşmıyordu. Bana ölüm karşısındaki son yaşam umuduna tutunur gibi tutunmuştu.
Neyse ki bu boğuşma uzun sürmedi. Köpeğin sol sağrısını boşta yakaladığım an savurduğum tekme sayesinde kendimi kurtarabildim. Hayvan acı ciyaklamalarla bir anlığına uzaklaşsa da pes etmeye niyetli değildi. Bir kez daha gözlerini gözüme dikti, havlamaya başladı.
İnsan ölüm ile yüzleşmek zorunda kaldığında; ölüm uğruna ne kadar da fazla şeyden vazgeçebileceğini idrak ediyor. Elimle beslediğim, çok sevdiğim köpeğin acı çektiğini görsem üzülürdüm ama şu an kurtulmanın mutluluğunu tatmakla meşguldüm.
Reis hırlayarak etrafımda dolanmaya başladı. Ve gözlerimiz bir kez daha buluştu. Tek gördüğüm geceden bile karanlık iki çift gözdü. Gözler nefretin kuyusunda tepiniyordu adeta. Soluk benizli gecenin titrek ışığı o gözlerdeki ateşi söndürmeye kani olamıyordu. O an sokaklar boyu sürecek kovalamacamızın başlayacağının habercisiydi.
Reis arkada ben önde koşmaya başladık. Bu hayvanın, bu sadık köpeğin neden durduk yere haince tavırlar sergilemeyi başladığını anlamamıştım. Binbir çeşit senaryo üretsem de hiçbiri makul bir zemine oturmuyordu. Sonuçta 'Neticede hayvandır her şey beklenir' algısını yıkamıyordum.
Bu kovalamaca esnasında büyük bir hata yapmıştım. O an çok heyecanlı olduğumdan dolayı evimin sokağına girmek yerine evimin bulunduğu sokağın bir alt caddesinden koşmuştum. Çünkü caddenin girişi bizim sokağın girişinden daha genişti. Bu da o adrenalinle kolay olan yolu seçmeme neden olmuştu.
Arkamdaki hayvanın hayattaki yegane amacı beni yakalamakmış gibiydi. Tüm eforunu sarf ederek koşmaya devam ediyordu. Onun bu isteğini görünce bende yakalanmaktan daha çok korkuyor, hızımı arttırabildiğim kadar arttırıyordum. Öyle ki yolların sonundaki dönüşlerde ivmemi kaybetmemek adına araba kaputlarının üzerinden atlamak zorunda kalıyordum.
Kovalamacanın başladığı yer ile şu an koşmakta olduğum yer arasında epey bir mesafe farkı olmuştur tahmin ediyorum. Tam kırk dakikaya yakındır koştuğum bu serüvende evimden uzaklaşmakla kalmamış, bilmediğim mahallelere adım atmıştım. Tüm bunlara rağmen rakibim çok dişliydi, kilometrelerce koşmamıza rağmen pes etmeye niyeti yoktu.
Onun pes etmeye niyeti olmadığı için mecburen benim de pes etmek gibi bir niyetim olamıyordu. Yavaştan yorulmaya başlamıştım ve bacaklarım bağımsızlığını ilan etmişti. Yolun son beş dakikası attığım adımlar kontrolümün dışındaydı, vücudumun dengesini sağlayamıyordum. Koşmamı sağlayan da hayatta kalma içgüdüsüydü sanırsam.
Bir yandan koşan ayaklarıma zihnimle, tüm vücudumla eşlik etmeye çalışıyordu. Bir yandan da ne yapacağımı düşünüyordum. Arkamda durmaksızın havlayıp koşan bir canavar vardı ve bir şekilde onu atlatmalıydım. Tüm bu koşunun sonunda plazaları apartmanlara, apartmanları gecekondulara, gecekonduları ise ucu bucağı görünmeyen bir açıklığa terfi etmiştik.
Kendimi bulduğum bu açıklıkta saklanacak bir yer olmadığından, karanlığı aydınlatacak bir tane bile lamba bulunmadığından işim zora hatta çıkmaza doğru girmişti. Yağmurlu günlerin ardından peydah olan kurbağaların amansız vıraklamaları eşliğinde kaderimin son kez tayin edileceğini hissediyordum.
Çıkmazda olduğumu gören köpek de adımlarını yavaşlattı, durumun tadını çıkartmak istermiş gibi bir halde etrafımda dönelemeye başladı. Ben bildiğim tüm duaları okurken, umut ışığı başka taraftan yandı.
Bir anda karanlığın içerisinde kıvılcımlanan alevler, bulunduğum karanlık araziyi cennete çevirmişti. Alevlerin etrafa yaydığı ışık sayesinde nerede olduğumu kestirebilmiştim; uçsuz, bucaksız bir şehir çöplüğünün ortasındaydım.
Köpek alevleri gördüğü an korkuya kapılarak yavaş yavaş gerilemeye başlamıştı çoktan. Alevlerin yaklaşması da son darbe oldu. Arkasını döndüğü gibi topuklarını vura vura gerisin geri koşmaya başladı. Ben içinde bulunduğum minnet haliyle üzerime doğru gelenleri görmeye çalışıyordum.
Ev Nedir?
Yalan olmasın içimde bir korku vardı. Gecenin bu saati, bilmediğim yerde ortaya çıkan bu insanlar da kimin nesiydi? Bir yandan canavara dönüşen bir köpek bir yandan da tanımadığım, gecenin geç vakti çöplüklerde dolaşan insanlar. Durumum; kırk katır mı, kırk satır mı sorusunun başka bir boyutu olmuştu.
Alev yaklaştıkça silüetler belirginleşmeye başlıyordu. İlk etapta ufak tefek eller, devamında meşale ve en sonunda simalar beliriyordu. Alevin ilk vurduğu yer olan çene kısmından başlayarak aşağıdan yukarı doğru belirmeye başlayan bu yüzlerde bir gariplik vardı. Şayet gözlerim beni yanıltmıyorsa, yaşları en fazla on dört olmak üzere tam tamına dokuz tane çocuk bana doğru gelmekteydi.
Yaklaştıklarında tüm görüntü netleşmişti. Tahminlerimde yanılmamıştım, karşımda tam dokuz tane çocuk vardı. Bu çocuklarının gecenin kör vakti ellerinde meşaleler ile ne yaptığını merak etsem de, ihtiyatlı davranarak ilk onların konuşmasını beklemeye karar verdim.
Ne kadar çocuk da olsalar günümüz insanında mevcut olan vahşilik tüm yaş gruplarına sirayet etmişti. Herkes kendini gücünün yettiğine vandallığını kabul ettirmekle mükellef hissediyordu. İlerledikçe gerilemiştik.
Çocuklardan biri elindeki deniz kabuğu şeklindeki nesneyi ağzına götürdü ve üflemeye başladı. O an gecenin sessizliğini yırtan bir borazan sesi yankılandı arazide. Çocuklardan uzun ve zayıf olanı bir adım öne çıkarak sordu.
"Burada ne işiniz var bayım?"
Bayım mı, birisi bu çocukları Viktorya Dönemi İngiltere'sinden ışınlamadıysa bu işte bir terslik var demekti. Cevap verdim.
"Hiç sorma, peşime bir köpek takıldı. Ben de o koşuşturmanın sonunda burada buldum kendimi."
"Köpek dediğiniz; mecazi anlamda bir insan evladı mı yoksa gerçekten bir hayvan mı söz konusu?"
"Bildiğimiz köpek işte."
Yine aynı uzun ve zayıf çocuk eliyle bir çöp yığının üstünü işaret ederek beni oturmaya davet etti.
Oturduğumda gruptan biri kamp ateşi yakmaya koyuldu. Grubun lideri olarak bellediğim uzun ve zayıf çocuk aç olup olmadığımı sordu. Ona aç olmadığımı söyledikten sonra anlatmaya koyuldu.
"Burada ne yaptığımızı merak ediyor olmalısınız. Biz anne-babalarının hatalarını tekrarlamayacak neslin çocuklarıyız."
Bunu kendinden tamamen emin bir ifadeyle söylemişti. Onun bu tavrı beni cezbetti. Sohbete karşılık verme konusundaki isteğimi bastıramadım.
"Ne gibi hatalar?"
Ateşin etrafında çember oluşturan çocuklar bu sorumu duyar duymaz hep bir ağızdan bağırdı.
"Medeniyet!"
Uzun ve zayıf çocuk bu kelimeyi açma sorumluluğunu kendinde gördüğünden sözü bir kez daha devraldı.
"Medeniyet, dediğiniz çok süslü, özenli bir kelime olarak kulağımızda yer etse de; bizler toplumun olağan kabul ettiği şeyleri yadsıyoruz. Ve bu karşıtlığımızın ilk yansıması olarak vazifemize insanların dudak büktüğü çöplükleri bir yaşam alanı haline getirmekle başladık."
"İyi de çöp gerçekten burun kıvırılacak bir şey."
Bu sözüm üzerine gülümsedi. Bana yanlışlarla yaşadığımı düşündüğünden acıyarak baktı.
"İşte bu toplumun size dayattığı normlardan biri. Hiç çöplükte yaşadınız mı?"
Bu soruya karşılık olarak başımı olumsuz manada sallamakla yetindim.
"O zaman çöpün ve çöplüğün kötü olduğu kanısına nasıl vardınız?"
"Bu herkesçe kabul edilen bir gerçek olduğu için bu kanıya sahibim."
Söylememi istediği şeyi söylemişim gibi parmağını şaklatarak beni onayladı.
"Ben de tam olarak bundan bahsediyorum işte. Bizim amacımız bu. Bizi doğadan alıkoyup zorla tıkıştırdıkları evleri, insanların mevki, para uğruna diğer insanları elimine edilecek oyun karakterleri gibi görmesini reddediyoruz. Biz başlı başına kurulan bu düzeni, hayat denilen şeyin kendisini reddediyoruz."
Bu uzun nutukta en çok dikkatimi çeken kısım son cümle olduğundan tekrarlayarak sordum.
"Hayatın kendisi derken."
"İnsanoğlunun sırf yaşamak için nefes alması gerekliliğini reddediyoruz. Biz herhangi bir dayatmaya karşıyız. Dayatma kelimesinin varlığına bile karşıyız esasen."
"İyi de insanlarla ortak bir mutabakat içinde olmazsak, her şeyi reddedersek, sadece kendi düşüncelerimizi önemsersek kaos çıkmaz mı ortaya. Misal senin bu görüşte olman bile bencillik ve düzeni alabora edecek cinsten bir düşüncesizlik."
Bu sözüm üzerine uzun ve zayıf çocuk ayağa fırladı. Hararetle anlatmaya başladı.
"Kaosun kötü olduğunu söyleyen kim? Bir eylemi iyi veya kötü diye tayin eden kim? Örneğin bir cinayet işlenirse bu işleyen için iyi ölen için kötüdür, desek bile ölen için kötü olup olmadığı yargısı bile hatalı olur. Belki ölen kişi yaşamaktan memnun değildi. Kaldı ki siz tüm bu süreci objektif bir ahlak kuramı üzerinden yargılama hakkını kendinizde buluyorsunuz. Objektif ne? Objektifi atayan, belirleyenler kimler? Tüm insanlık tanrıcılık oynuyor ve işin kötü tarafı tanrı herkes."
Bu konuşma tüylerimi diken diken etmişti. Bu yaştaki çocukların nasıl bir akıl süzgecinden geçirdikten sonra bu fikirleri kanıksadığını merak ettim.
Yine de merakımı içime gömerek ayrılmam gerekiyordu. Çünkü gerek çocukların saldırgan tavırları gerekse konuşmanın gidişatı beni korkutmaya başlamıştı.
"Bu yaştaki bir çocuğun nasıl bu fikirlere vakıf olduğu konusu dikkatinizi çekmiş olsa gerek."
İşittiklerim kendimden şüphe etmeme neden olmuştu. İçimdeki düşünceleri dışarı yansıtmadığımdan tam emin olamadığım için güvensiz bir ses aralığında çocuğun dediklerini onayladım.
"Yalan olmasın, evet merak ediyorum."
"Bizler, hangi taraftan bakarsanız bakın; insanlığın eseriyiz. Günümüz çağının gereklilikleri neyse, hepsini yaşadık. Bir kıyas avlusuna doğduk ve o avluda bizim gibi milyarlarcası vardı. Haliyle onlardan farklı olabilmek, onları alaşağı edebilmek için daha çok bilmeliydik. İçinde bulunduğumuz daimi yarışta geri düşme lüksümüz yoktu. Yoksa o yarışta çoktan geri kalmış anne-babalarımızın ezikçe duygularla sarındığı düşmanlık varlığımızı tehdit ederdi."
Bu sözlere cevap verecek yeterlilikte hissetmediğimden bir şey söylemedim. Etrafımda çember oluşturan çocuklara baş selamı vererek ayağa kalkmaya yeltendim.
Tam eve dönmek üzere ayağa kalkmıştım ki yerin derinlerinden gelen bir sarsıntıyla duraksadım. Bu çok şiddetli bir depremdi.
Yaklaşık kırk saniye süren şiddetli sarsıntının ardından, korkuyla ne yapacağını bilemeyen çocuklar birbirlerine sarılarak öylece bana bakıyordu. Bakışlarında bir istek, umut vardı. Belli ki onlara yol göstermemi bekliyorlardı.
O an bende kendimde değildim. Tek düşündüğüm evdekilerdi; annem, babam, kardeşlerim. Çocukların isteğini umursamadan evime doğru koşmaya başladım.
Araziden çıkarken son duyduğum şey, çocukların eve dönmek üzerine yaptığı konuşmalardı. Çocuklar evin, ailenin aslında ne büyük nimet olduğu üzerine yaptığı konuşmalar...
İlk ve Son Prolog
Son her zaman olacak diye bir kaide yoktur, lakin başlangıcın gerçekliği yadsınamaz. Bazı hikayeler bir sona bağlanmasa da mutlaka bir başlangıca sahip olmak zorundadır. Bu insanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren böyledir.
Bazı hikayelerin sonu bir başlangıçken, bazı hikayeler sonun başlangıcıdır. Bu öykü de bir veda suali ile başlıyor.
Girizgahı lafügüzaf görmemek elzemdir. Başlangıçlar üzerine yazdıklarıma istinaden metnin bir prolog bölümüne sahip olması zaruri görüldüğünden bu yazı kaleme alınmıştır.
Bir okuyuşta anlaşılmayacak 'Arkhe' biraz ilgi, anlayış isteyen bir metin olduğundan mütevellit bu yazıyı okuduktan sonra metni tekrar okuyacağınızı düşündüğümden size şimdiden iyi okumalar diliyorum.
Yorumlar