ÖLECEĞİ TARİHİ BİLEN İNSANLARIN FARKLI TEZAHÜRLERİ
Gökten inmesi beklenen havadisler, bazen yerin yedi kat altında peyda olabilirler.
Bilinen zamanın bilinmeyen bir anında insanların yüreğine düşen bir cemre hiç de hayra alamet olmayan musibetler yaratacaktı. Kimilerinin mukadderat, kimilerinin ise tesadüf olarak yorumladığı bu olayda ortak bir endişe söz konusuydu, yaşamın geçeceği son kıyakla tanış olmak. Ölmek.
Yaşamın son kıyağı denilmesindeki sebep bazı ölümlerin diğer ölümlere kıyasla ehvenişer olmasından ve ölümün insandan insana farklı yorumlanmasından ileri gelmektedir. Ölüm bazılarınca lütuf olarak görülürken, bazıları tarafından ise hiç gerçekleşmemesi ümit edilen bir vaat olarak görülür. İşte o günlerde yaşananlar bunun bilfiil yansıması olacaktı.
Akil
16 Kasım 2025. Akil'in durmaksızın tekrarladığı bu tarih onun doğum günü, evlilik yıldönümü veyahut sevdiği birini kaybettiği bir günü ifade etmiyordu. Bu tarih henüz gelmemiş olan fakat geldiğinde de ölüm yıldönümü olarak anacağı tarihti.
Sabah dokuzdan akşam on bire kadar açık tuttuğu kasap dükkanındaydı. Her zaman olduğu gibi karısını ve çocuklarını yolcu ettikten sonra çıkıp geldiği bu yer, onun ikinci evi gibiydi. Hatta içerisinde geçirilen vakit kıstas alınacaksa evi gibiydi.
Yanındaki tek çalışan olan Faruk'un anlamsız telaşı ve garip hareketlerine bakıp ne olduğunu sorduğunda hayatının şokunu yaşayacağını bilmiyordu. O an hayatının lafının artık geniş zamandan alıkonulup bir çokları için -mişli kendisi için -dili geçmiş zamana evrileceğinin de farkında değildi.
Kargo şirketlerinin, kuryelerin durmaksızın mesai yaptığı o günde kasap dükkanına gelen bir kargocunun bıraktığı zarftan çıkanlar yaşadığı, yaşayacağı hayatına bir başlık koyacaktı.
Dükkana girdiğinde; elinde yırtık zarfın üzerine, sarı antetli kağıdı sıkıştırmış şekilde durmaksızın sağa sola gidip giden gencin hareketlerini, onu anlamaya çalışan bakışlarla takip eden talihsiz adam, merakına dayanamamış "ustam, canım ustam" nidalarıyla dolaşan gencin elindeki kağıtları zorla almıştı.
Düz bir sarı kağıdın üzerinde şunlar yazılıydı.
İSİM: Akil
SOYİSİM: Kaleli
DOĞUM TARİHİ: 22.07.1970
ÖLECEĞİ TARİH: 16.11.2025
Kağıtta yazanları okumasıyla sinirleri bozulan adam, elindeki kağıdı buruşturdu, dertop ederek onu merakla izleyen gencin yüzüne fırlattı.
"Utanmıyor musun lan kaç yaşındaki adamla dalga geçmeye?”
Genç adam işlemediği bir suçla suçlanan herhangi bir insanın vereceği tepkiyi vererek hemen inkar etmeye başladı. Yerden aldığı kağıt ile o hengamede et dolabının altına giden zarfı yerden alarak ustasının gözüne sokarcasına sallamaya başladı.
"Usta, ben ne anlarım böyle şeylerden. Baksana zarf falan var. Ben hiç uğraşır mıyım böyle işlerle."
Akil gencin elindeki zarfı ve kağıdı aldı. Elindeki kağıdı herhangi bir işaret bulma umuduyla incelmeye başladı. Kağıdı incelemek için kıstığı gözlerini gence doğru çevirerek sordu.
"Kim getirdi bu zarfı?"
Faruk dudaklarını bükerek cevapladı. Sorulan sorunun cevabı alelade bir cevaptı çünkü.
"Kuryenin biri."
Akil zarfın her yerine bakmış bir adres veya kimden geldiğine dair bir emare görememişti.
"Bunda adres falan da yazmıyor. Kim böyle bir şaka yapar ki?"
Faruk oturmakta olan ustasının yanına oturdu. Kağıdı göstererek:
"Bu şeytanın bile aklına gelmez usta. Ne şakası, mucize bu."
Faruk ne kadar dil dökerse döksün ustası bir türlü ikna olmuyordu. Çünkü daha önce dünyada benzeri görülmemiş bir olayın kendi başına, sıradan bir kasabın başına gelebileceğine ihtimal vermiyordu. Zaten bu sıradan hayatı; bu tarz olaylara, çok nadir insanın başına gelebilecek olaylara teğet geçmek için seçmemiş miydi?
Onun tek arzusu diğer insanlar gibi olabilmek, kalabalığın arasında fark edilmeden silinip gitmekti. Ne dünyaya bir iz bırakma, ne de dünyadan bir şey alma derdinde değildi. O yüzden böyle bir olayın gerçekleşeceğine kani bile olmamışken, gerçek olduğu senaryoyu kabul edip bir de bu olayın yalnızca onun başına geldiği düşüncesine inanamazdı.
Onun düşüncesine göre Faruk da bir kasapta çalışıyordu, üstelik ondan daha gençti. Yani böyle bir olay için illa bir kurban aranacaksa bu ondan önce Faruk olurdu.
Akil yanındaki gence attığı mazur bakışları belli etmemek için kafasını öteki tarafa çevirerek ayağa kalktı. O an kapıdan giren müşteriyle göz göze gelmişti, hemen tezgahın arkasına doğru ilerledi.
Akil, o gün işine hiçbir şey olmamış gibi devam etti. Tarihler 9 Mayıs'ı gösteriyordu. O nedenle ilk başta önemsenecek, sonrasında panik olmayı gerektirecek herhangi bir nedenin olmadığını düşünüyordu. Şayet üzerine düşünülmesi gereken bir konu olsa dahi bunu hemen o anda yapmanın bir manası yoktu ona göre. Ne de olsa kağıtta yazan tarihe en az altı ay vardı.
Dükkanı kapatıp evine gitti, üniversiteye giden iki kızıyla biraz sohbet etti, karısıyla bir şey konuşmadan yattı. Evde geçirdiği vakit süresince ne başına gelenleri konuştu, ne de buna dair herhangi bir düşünce oluşturdu.
Kızlarından özellikle birine, üniversitede psikoloji bölümünde okuyan kızına karşı pek de iyi duygular beslemiyordu. Kendi mantığında zorla büyüttüğü, okuttuğu kızlarının daha münasip mesleklerde bulunmasının daha uygun olacağını düşünüyordu.
Bu düşüncelerini insanlar karşısında dile getirmediğinden, çevresi tarafından ismiyle müsamaha bir şahsiyet olarak algılanan Akil’in hayatı ve zihniyeti arasında uçurumlar mevcuttu. Bu mevcudiyet ölümü kucaklamanın getirdiği rahatlıkla beraber yavaş yavaş çözülmeye başlayacaktı.
Ertesi gün uyandığında hayatına kaldığı yerden devam etti. Lakin bu sefer önceki akşama kıyasla farklı davrandığı bir yer vardı, düşünceleri. Gece başını yastığa koymadan önce düşünmediği düşüncelerin gözünü açtığı anda tüm zihnine nüfuz etmesine şaşırmıştı.
Eylemleri her ne kadar rutine iştirak etmeye devam etse de, zihni sürekli ölüm gerçeğiyle tebelleş oluyordu. Daha önce üzerine düşünmekten kaçındığı bu sillenin hayatının merkezine konması Akil'i derinden sarsmıştı.
Öyle ki sabah kahvaltısında takındığı garip tavırlar ailesinin dikkatini çekmişti. Anlatılan, konuşulan herhangi bir konuya dair yarı fazla ilgili yarı da umursamaz karşılıklar vermesi kızlarını ve karısını şaşırtmıştı. Yaşantısı gibi hal ve hareketleri de olağan çizgisinden hiç ayrılmayan bir adama göre fazla uç tepkiler veriyordu. Tüm hissettiği duyguları en çıplak haliyle sergilemekten kaçınmıyordu.
Önceden sevdiğini bile söylemediği kızlarını pamuklara sarıp sarmalamak, karısının ise yüzüne dahi bakmamak istiyordu. Ölüm tarihini öğrenme bahanesiyle kendisini yıllar önce aldatan, çocukları için tahammül ettiği karısı; ölüm gerçeğiyle gözünde tamamen önemsiz birine dönüşmüştü.
Aynı çatı altında uzun bir ömrü beraber paylaştığı karısına dair düşünceleri, davranışları daima aynıydı; sevgisiz ve soğuk. Bu durumdan rahatsız olan kızları, çocukluğundan beri sevgisiz bir evde büyümüş olmanın faturasını babalarına kesiyor, gösterdiği ilgiye karşılık alamayan annelerininse daima yanında duruyorlardı.
Yıllardır bastırdığı duyguların bir anda su yüzüne çıkmasına tahammül edemeyen bu adam, yaptığı en iyi şeyi yaparak kendini işine vermişti. O gün işten eve saat gece iki sularında gelmişti.
Akil gecenin ikisinde aklı selim olan herhangi bir vatandaşın gelip kıyma çektirmeyeceğini veya et almayacağını biliyordu fakat gerek sevdiği kızlarına acıdığından, gerekse nefret ettiği karısına karşı duyduğu kızgınlıktan dolayı eve gitmek istemiyordu.
Kızlarına acımasının sebebi, yıllardır kol kant gerdikleri annelerinin gerçek yüzünü bilmemelerinden ileri gelmekteydi. Sırf evlatlarını doğurduğu için karısına karşı duyduğu o azıcık merhamet paresi de ölüm gerçeğine sarındıkça azalmış hatta bitmişti.
Bu süreç yaklaşık iki ay boyunca devam etti. Akil geç saatlerde eve geliyor, sabah uyandığında kızlarıyla sohbet ediyor sonra yine çalışmaya gidiyordu. Her ne kadar gününün tamamını kızlarıyla geçirmek istese de; gerek kızlarının okulu, gerekse içinde bulunduğu acıma duygusunun getirdiği merhamet yükünü sırtlayamayacağını düşünmesi hasebiyle onlarla fazla vakit geçirmiyordu.
Hala sır gibi sakladığı ölüm gerçeği onda vicdani bir yük oluşturmuştu. Ağır bir sırla yaşayan insanlara mahsus olan yürek sızısını en derinden hissediyordu. Bu sızı kolay kolay iletişim kurabilmesini engelleyen yegane unsurdu.
Tüm bu süreçte haberin Faruk tarafından yayılmasından ötürü dükkanına müşteri seli akın ediyor, meraklı insanlar bu adamı baştan aşağı inceleyip garip sorular soruyordu. Böylesine garip bir olayın muhatabı olmaktan ötürü halihazırda huzursuzluk hisseden adam uhrevi konularda yöneltilen sorulara maruz kaldıkça iyice bunalıyordu.
Bu nedenden ötürü ilk başta gence sinirlenen Akil bu duruma alışmış, en azından müşteri sayısındaki artıştan dolayı, kızlarımın okul masraflarını çıkartabiliyorum artık, diyerek tüm saçmalıkları sineye çekmeye karar vermişti.
Kabullenemediği ölüm fikriyle de barışmış, düşüncelerinin ve insanların söylemlerinin etkisiyle 16 Kasım tarihine sıkı sıkı bağlanmıştı. Hiçbir zaman dindar bir insan olmadığından böyle uhrevi vukuatlara inanma eğilimi göstermemişti. Fakat bazı düşünceleri benimsedikçe bu dindarlık kısmı da ağır basmaya başlamıştı.
İki aylık sürecin sonunda dükkanı sürekli Faruk'a emanet ederek camiiye gitmeye başlamıştı. Başını neredeyse secdeden kaldırmayan bu adam, yavaş yavaş imansız geçen günlerin pişmanlığını yaşıyor, ölmeden önce sevap heybesini doldurabilmek adına dualarla yatıp kalkıyordu.
Ailesi dışında herkesin vakıf olduğu bu olay başka sonuçlar da doğurmuştu elbet. Önceden alışveriş yaparken yüzüne bile bakmadıkları, "Hayırlı işler, kolay gelsin" gibi cümleleri söylemekten bile imtina ettikleri bu adamı bağrına basan çevre halkı, durmadan onun etrafını sarıyor, hal hatır soruyordu.
İlgiye alışık olmayan bir bünyeyi başlarda zorlayan bu durum, Akil’in alışması sonucunda iyi duygular yaratmaya başlamıştı. Öyle ki bu ilgiye alışan adam için başka türlüsünün mümkünatı düşünülemez hale gelmişti.
Eylül ayının ortalarına doğru gelindiğinde, dini vecizelerini yerine getiren adamın yüreğindeki ağrının hafiflemediği tam tersi daha da ağırlaştığı görüldü. Doğru işleri yaptığını düşünse de içindeki huzursuzluktan kurtulamıyordu.
Akil, olaylardan çok sonradan haberdar olan fakat kendisine bir şey belli etmeyen ailesini karşısına alarak başına gelenleri baştan sona anlatmaya karar vermişti. Başından geçenleri en ince ayrıntısına kadar anlattığı bu konuşma boyunca karısının kızlarından daha fazla reaksiyon vermesi noktasında hayal kırıklığına uğrasa da, öleceği fikrinin insanları bu denli üzmesinden garip bir haz duyuyordu.
Yüzüne yerleşen tebessümü gizlemeye çalışıyor. Bu yüzden karısına ve kızlarına bakmak yerine başını önüne eğerek durmayı tercih ediyordu.
Tüm bu duygulardan ötürü cesaretlenen Akil, fırsat bu fırsat diyerekten, dürüstlük desturunu iyice pekiştirmek ve tamamen hafiflemek adına kızlarına, onlardan yıllarca sakladığı sırrı da açıklamıştı. Annelerinin kendisini başka bir kadınla, annelerinin hala daha yakın arkadaşı olan Gülsüm ile aldattığını anlatmıştı.
İtirafların peş peşe geldiği bu konuşmada Nebahat'te yıllardır sakladığı bir sırrı açıklama şansı bulmuştu. O da bu arınma ayininden nemalanabilirdi.
Akil'in karısı Nebahat esasında hemcinslerinden hoşlanıyordu. Bu duygularını yıllardan beri ailesine açamadığından ötürü duygularını baskılamak zorunda kalmıştı. Aynı köyün başka bir oğlanı olan Akil ile evlendirildiğinde ise onu sevmeyi, ona karşı bir şeyler hissetmeyi denemişse de başarılı olamamış, o zamanlar arkadaşlık kurmaya başladığı Gülsüm ile yakınlaşmaya başlamıştı.
Hayatı boyunca karısının aldatmasından dolayı üzgünlük yaşayan Akil, muhafazakar bir ailede doğup büyüdüğünden bu tarz eşcinsel arzulara çok uzaktı. Haliyle karısının duygularından bihaber, onu bir anlık gaflete düşmüş biri olarak kodlayan bu adam Nebahat'in itiraflarıyla çılgına dönmüştü.
Sırf bir kadınla aldatılmayı gururuna yedirememiş olan Akil, şimdi karısının yıllar boyunca kendisini hiç arzulamadığını öğrenmişti. Bu onun için yıkımların en büyüğüydü. Üstüne üstlük kendisinden yıllardır saklanan bir gerçek söz konusuydu.
Yıllardır aldatıldığı için kızgınlık duyduğu, içten içe kin beslediği kadına nefret kusmaya başladı. Bu nefret tıpkı kendisi gibi uzun süredir baskılanmış olan karısında da mevcuttu. Gözleri yaşlı bir şekilde kendilerini izleyen kızlarına aldırmadan hakaretlerin, küfürlerin havada uçuştuğu bir tartışmaya giriştiler.
Yıllarca içinde biriktirdiklerini teker teker kusan bu adam, gözlerine sinen nefreti artık saklamıyordu. Bir anlık vicdanla sarıldığı kızlarına da yüz çeviren bu adam, koltukta oturmuş vaziyette ağlayarak kendisin
Nitekim Akil bir daha ne karısını ne de karısına destek çıkan kızlarını görmek istemediğine karar vererek o akşam evi terk etmişti.
O akşamdan sonra Akil, içinde açılan boşluğu doldurmak için sürekli camiinin kapısını aşındırmaya başlamış, hatta kalacak yeri de olmadığından geceleri mecliste uyur olmuştu.
Yaşadığı olaya benzer bir olayın dünyada yankı uyandırdığından bihaber olan adam, kendisi gibi zarfla ölüm tarihini haber alan bir kadının ne denli etkili olduğunu bilmiyordu. Çevresindeki insanlar da bu ikili arasında bir korelasyon kuramamıştı. Çünkü mevzubahis edilen kadının ihtişamlı yaşamıyla bu adamın sade yaşamı arasında bir paralellik görmemişlerdi.
Kızlarından biri hariç, diğer kızı ve karısı tarafından hiç aranıp sorulmayan adamın yüreğinde herhangi bir pişmanlık yoktu. Ölüm fikrinin gelişine neredeyse gerek maddi gerekse manevi yönden kabul eden bu adam, ölüme karşı koşulsuz bir teslimiyet içindeydi.
Tarihler 16 Kasım 2025 günü saat sabah yediyi beş geçe Akil, namazını eda etmek üzere gittiği camiinin kapısının önünde günün anlam ve öneminin verdiği stres, yaşadığı, çektiği acıların bir anda su yüzüne çıkması gibi sebeplerden ötürü sancılı bir şekilde atan kalbine söz geçirememiş, kalp krizi geçirmesi sonucu hayata veda etmişti.
Öldüğünde üzerinden sarı bir kağıt ve akrilik bir tesbih çıkmıştı. Amaçladığı gibi bu dünyaya bir şey vermemişti, bu dünyadan bir şey de almamıştı. Yüreğinde ne taşıyıp taşımadığı ise hala daha meçhul.
Sabrina
"Yollardan birine girersen kaybolursun, birine girersen keyfin çok olur mevcudiyetin az olur, bir yol var ki ona girersen bir hakikat sahibi olursun."
Sabrina karşısındaki yaşlı adama bunları söylerken, sakalları dizlerine değecek kadar uzun olan adam duymak istediği sözcüklerin söylenmesinden ötürü duyduğu hoşnutlukla uzun sakalını sıvazlayarak kadını dinliyordu.
Yüzündeki dövmelerden dolayı gözlerinin yarattığı buğulu ifadeyi göremeyen insanlar için Sabrina'yı anlatmak gerekirse; simsiyah gözleri sonsuz bir tüneli çağrıştıran, uzun kulakları saçlarını köprü misali taşıyan, upuzun mavi saçlarınıysa yere Rapunzel edasıyla bırakan bir profil çizmek işten bile olmazdı.
Sabrina önüne düşen saçlarını geriye doğru itti. Anlatmaya devam etti.
"İlk yol, seni ne yaparsan yap, nasıl yaşarsan yaşa bulanık bir zihinle baş başa bırakacak. İkinci yol, mutlu olmanı, hazzın varlığıyla tanış olmanı sağlayacak ama nihayetinde umarsız bir yok oluşun pençesine düşeceksin. Üçüncü yol, sonsuzluktan huzuru dilemek gibi sonsuz bir huzur, huzurdan sonsuzluk ummak gibi kısıtlı bir kavrayış ve anlayış vaat ediyor."
Yaşlı adam geldiğinden beri ilk kez konuştu.
"Yolları ayırt edebilmemi sağlayacak bir işaret var mı?"
Sabrina, elindeki fincanı yavaş yavaş döndürerek incelemeye başladı. İlk andan beri tutunduğu yalanların halatı her saniyede çürümeye, onu aşağıya doğru bırakmaya devam ediyordu. Karşısındaki adamın ne istediğini, neyi çok fazla bir şekilde dilediğini biliyordu.
Meşhur bir medyum olan bu adam, kendisinin seçilmiş kişi olduğuna inanıyor, bu nedenle önüne çıkarılacak yollardan kesinkes emin oluyordu. Bunu bilen Sabrina ona istediğini vermiş, hiçbir mana yükleyemediği telve dolu fincandan bir hikaye çıkarmıştı. Şimdi ise bu adamın gönlünü eylemekle iyi yapıp yapmadığı konusunda kendisini sorguluyordu.
Öyle ki bu tarz adamlara duymak istediklerini söylediğiniz zaman duyduklarının yarattığı sarhoşluğa öyle sarılırlar ki, şişenin dibini gören ayyaş edasıyla gidebildikleri yere kadar, duymak istedikleri, görmek istedikleri harflere kadar bu işin peşine düşerler.
Bu esasında tüm insanlar için geçerlidir. Duymak istediğimiz şeyler söyleniyorsa ya söylenen şeyi duymak istemişizdir; ya da karşımızdaki insan bize bir şeyleri dinletmek istiyordur. Bizler de duyabileceğizimizin sınırlarında gezinmekten hiç şikayetçi olmayız.
Sabrina müsaade isteyerek ayağa kalktı. Arkasında bulunan yıpranmış kahverengi ciltli kitabı aldı. Onlarca kitabı yutmuş da bu hali almış gibi doyumsuz lakin doygun bir görüntüsü olan bu kitabın sayfalarını yavaş yavaş çevirmeye başladı.
Sayfaları her çevirişinde tozlar havada süzülüyordu. Kitap uzun süredir açılmadığı için öfkelenmiş de sayfalarına konan tozları daha bir sert fırlatmak için fırsat kollarmış gibi, her yeni sayfada kadının yüzüne toz dalgası gönderiyordu.
Toz saldırısına karşı koyamayan Sabrina, tozdan dolayı açamadığı gözlerinde biriken yaşların bıraktığı yakıcı izlerle cebelleşmek zorunda kaldı. Elindeki kitabı hızlıca masaya fırlatmış, yine tozlanan parmaklarıyla gözlerini silmeye kalkışmıştı. Gözlerini açmayı başarsa da parmaklarındaki tozlardan ötürü yanma hissinden kurtulamamıştı.
Yaşlı adamı görebildiği bulanık açıdan sıyrılmak için masadaki bezi almaya yeltendi. O esnada hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Demin masaya fırlattığı kitabın son sayfalarının arasında bir zarf görünüyordu.
Bir bölümü dışarıda kalan bu zarfı hemen aldı. Ne zaman ve ne şekilde geldiğini tam anımsayamadığı zarfın varlığının yarattığı merak duygusunu bir an önce ortadan kaldırmak istiyordu. Bu nedenle içinde ne olduğunu görmek için zarfı hızlıca yırttı.
Bu yırtma eylemini o kadar aceleci ve sert bir şekilde yapmıştı ki zarfı açtığı an içinden fırlayan sarı kağıdın bir kısmı da bu süreçte yırtılmıştı. Gözleriyle takip ettiği kağıt, yavaş yavaş süzülmüş az önce adamla karşılıklı olarak oturduğu masanın altına girmişti.
Sabrina aceleyle masanın altına girdi. Az önce buraya girdiğine dair yeminler edebileceği kağıdı bulamanın şaşkınlığıyla yerleri iyice aramaya başladı.
Bir süre tüm odayı aramış fakat kağıdı bulamamıştı. Ellerini beline atarak tüm odayı bir kez de üstten süzmeye başlamıştı ki tüm bu arayış esnasında derin bir sükutla kendisini izleyen yaşlı adamla göz göze geldi. Odayı tamamen aradıysa da bir yere, bir kişiye hiç bakmamıştı.
Hızlıca adamın yanına giderek üstünü aramaya başladı. Böyle bir hareketin geleceğini tahmin edemeyen adam panikle doğruldu. Karşısındaki kadına neler olduğunu sorarak çatmaya başladı. Sabrina, yaşlı adamın ettiği hakaretleri umursamıyor tek hedefi olan o kağıdı bulabilmek adına adamın üstünü baştan aşağıya doğru arıyordu.
Bu merasimden oldukça sıkılmış görünen adam, kadını ceplerini yoklamaya kalktığı esnada iterek odanın kapısına doğru koşmaya başladı. O an ki panikle ne yapacağını şaşıran kadın, kapıdan çıkmak üzere olan adamın arkasından koştu. Adam tam kapıyı açarken onun ensesine atıldı ve adamı kendisiyle beraber zemine düşürdü.
Düştüğü an bacağı zamine çarpan adam çektiği acıdan dolayı bağırmaya başladı. Sabrina adama aldırmıyor, zorla üzerini aramaya devam ediyordu ki adamın pantolonunun sol cebinden bir hışırtı geldiğini fark etti. Elini hemen oraya attığında sarı kağıdın orada olduğunu anladı.
Zarfı açtığı esnada bir kısmı yırtılan kağıdı adamın cebinden almayı çalışırken biraz daha yırtmıştı. Neyse ki ufak bir parçası adamın cebinde kalan kağıdın büyük bir bölümünü alabilmişti.
Kağıdı aldığı gibi ayağa fırladı. Normal şartlarda kendisine bu kötülüğü yapan adamı hırplamayı görev olarak bilse de, şu anın şartlarında onun ne yaptığıyla ilgilenecek durumda değildi. İçinden dolup taşan merak duygusu o kadar ağır basıyordu ki, yıllardır düşmanlık yaptığı, kin beslediği insanları bile bu uğurda affedebilirdi.
Bunu gören yaşlı adam fırsattan istifade ederek ağır adımlarla kapıya seğirtti. Bu kağıdı ne için cebine attığını kendi de bilmiyordu. Sadece medyumluğun bir getirisi olarak başkalarının hayatlarına vakıf olabilme isteğini bastıramadığından ötürü bu eyleme kalkmıştı. Kapıdan çıktığı esnada planının bozulmasından dolayı duyduğu kuzgınlığı ve kağıtta yazılana karşı duyduğu merakı bir arada yaşıyordu.
Sürekli duymak istediklerini duyduğu, gelmekten hoşlandığı bu yere gelmemek üzerine and içerek odadan çıktı. Bu seferlik kaçabildiğine şükrediyordu. Bir dahaki seferde bu kadar kolay kurtulamayacağını da biliyordu. Hem şükrediyor hem de farkındalık yaşıyordu.
Sabrina, elinde tuttuğu ikiye katlanmış kağıdı açmış içindeki şu yazılanları okumuştu.
M: Sabrina
YİSİM: Adilović
OĞDUĞU TARİHİ: 08.09.1988
ÖLECEĞİ TARİH: 16.11.2025
Kağıdı gördüğü anda, kağıttaki boşlukları doldurması zor olmamıştı. Bunun bir önemi de yokru çünkü esas görmesi gereken bilgiyi açıkça görebiliyordu. Bunun da bir nedeni olduğunu düşünüyordu.
Yıllardır spiritüel diyaloglara iştirak etmiş, bu diyalogların bizzat içinde bulunmuş bir insanın kağıtta yazanların tesiri altına girmemesi ihtimal dahi değildir. Keza Sabrina'da tezahür eden korku bundan ileri gelmekteydi.
Çocukluğundan itibaren el bebek gül bebek büyütüldüğü babaannesi tarafından özel sezilerin önemine dair nutuklar dinleyen bu kız, hayatının herhangi bir döneminde bu çizgiden uzaklaşamamıştı.
Göçmen bir kadın olan babaannesi savaş yılları yaşadığı buhranları, o zaman ki komşusu Nuru Hanım tarafından öğrendiği bu tarz fal, büyü, kahinlik gibi meselelerle geçiştirmiş. İlk başlarda kafa dağıtmak, savaşın yarattığı boşluğu doldurmak bahanesiyle merak saldığı bu hobi; daha sonraları savaşta kocasını ve tek oğlunu kaybetmesi sonucu büyük bir meşgale haline gelmişti. Öyle ki bir süre sonra hayatının tamamını kaplamıştı.
-----
DİPNOT
Savaş denilen mefhumun sadece kavramsal olarak bazı yaşananları açıklamaya yeltendiği günlerin perde arkasında dönen katliamlar, yapılan soykırım; gözünü kapatan, kulaklarını tıkayan güruhun malumuydu. Savaşmak o kadar geniş bir eylem ki içerisine kansız insanların haince, acımasızca döktüğü kanları da buna dahil edenler bulunacaktır. Tarihi bir ders olarak görmektense, onu baştan yaratmaya çalışanlar; siyasi, ideolojik ve inançsal ajandalarına uydurmaya çalışanlar buna kanidir. Lakin bizim lügatımızda Srebrenitsa’da yükselen çığlıklar savaş naraları değil; soykırıma uğrayan mazlumların acılarıdır. Prijedor, Foča, Višegrad ve Bijeljina; kanlı eller tarafından kirletilen cennetten dönme birer cehennemdir.
Tüm bu acıların aktığı topraklarda yaşamın ve hayatın bir şekilde devam ettirilmeye çalışılması ise insanın alametifarikasıdır.
------
İkamet ettiği; Saraybosna dolaylarında namı duyulmuş, her kadının uğrak noktası haline gelmiş iki katlı beyaz konağın, açılır kapanır kanatlı pencerelerini hala daha çok iyi bir şekilde anımsayan Sabrina, doğduğu evde edindiği bu alışkanlığı hayatının geri kalanına yaymıştı.
Baba kelimesinin anlam kazanamadığı bu hayatı tek başına sırtlamak yük olacağından daima annesinin ve babaannesinin varlığına sımsıkı sarılmıştı. Babaannesini ve annesini iki yıl arayla yitirdikten sonraysa para kazanmak için işe girmesi gerekmişti. O da bunun üstüne elindeki tek zanaati paraya çevirmeye karar vermiş, eğitimi için geldiği İstanbul’da; tarot, el, su, kum, fincan gibi çeşitli fallara bakarak geçimini sağlamaya başlamıştı.
Babaannesinin insanlara ışık tutmaktan ziyade onları ışıktan heykellere çevirdiği seanslara çokça dahil olmuş. Bu yüreği büyük kadının, umutsuz kadınlara para almadan baktığı, içinde savaşta veya kamplarda esir olan kocalarına dair umut dolu sözlerin havada uçuştuğu bu oturumlardan çokça insanlık dersi almıştı.
İnsanlıktan nasibini alamamış insanların acımasızlığına dair duyumların dolaştığı günlerde o, tüm bu söylentileri alıyor yüreğinde öğütüp birer umuda dönüştürüyordu. Sabrina'nın da falcılığa soyunurken ki amacı buydu.
Falcılığı, kehaneti bir gerçek olarak görmektense onları daima umudun birer yansıması olarak görmüştü. Falın, insanları iyi veyahut kötü manada avucuna alabileceğin, manipüle edebileceğin bir araç olduğunu biliyordu. Bu yüzden kendine sürekli iyi tarafta olduğunu tekrar etmekten geri durmuyordu.
Elinde tuttuğu sarı kağıda saatlerdir bakmaktan gözleri yorulmuştu. Gözlerini açamayacak duruma gelene kadar baktığı bu kağıt parçası yavaş yavaş şekil değiştiriyor parmağından eline kadar akan mürekkeplere dönüşüyordu.
Ayağa kalktı, hiçbir şey yapmaya mecali olmadığından yanan mumların çevrelediği odanın ortasındaki tekli koltuğa yürüdü. Sırtını koltuğa atıp uyumaya başladı.
Uzun bembeyaz saçları pamuk tarlasından yeni toplanmış pamukları andıran yaşlı bir kadın üzerine doğru geliyordu. Vakit kıştı. Bu nedenle beyazlar giyinen beyaz saçlı bu kadının varlığı yalnızca yüzünde dalgalar oluşturan kırışıklıklarla seçilebiliyordu. Bu kadın durmaksızın tek bir sözü tekrar ediyordu: "Yu yüzünü, vur öküzünü, sal özünü, kur tözünü."
Bu sözlerin oluşturduğu bütüne bakan Sabrina, rüyasındaki kadının o an için neler dediğini algılayamadı. Günün ilerleyen saatlerinde zihninde şimşek misali çakıp sönen rüya imgeleri bu kadının aslında babaannesinden başkasının olmayacağı gerçeğini yüzüne vuracaktı.
Uyandığında belinden yukarı doğru yükselen ağrıyı hafifletmek istediğinden önce sağına sonra soluna döndü. O esnada masaya baktığında sönmekte olan mumun yanındaki kıvrılmış kağıdı gördü. Dün yaşadıklarının bir serap, bir hayal olmasını ümit ederek kağıda baksa da hüsrana uğraması uzun sürmedi.
Kağıtta dünkünden farklı bir şey yazmıyordu. Bunun üzerine yakın arkadaşı olan Melina'yı aradı ve durumu anlattı. Melina’nın her cümlenin sonunda yükselen şaşkınlık nidaları eşliğinde geçen bu konuşma, arkadaşların yüz yüze buluşma kararından ötürü fazla uzun sürmedi.
Konuşma uzun sürmese de etkileri baya uzun çevrelere yayılacaktı. Çünkü kendisi gibi falcılık yapan Melina ağzında bakla ıslanmayan biri olduğundan mütevellit sırrı böylece bu konulara ilgi duyan tüm insanlara yaymış olacaktı.
Tarihler yakınlaştıkça Sabrina'nın huzuru artıyordu. Zamanın kum gibi aktığı yerde su gibi yaşamaya çalışıyor balçıklaşıyordu. Onun için bu süreç insanın var oluşunun bir karşılığı gibi işliyor, tüm kaosun içinde bilginin teskin edici tarafına tutunuyordu.
Doğumumuz; bilmediğimiz, hatırlamadığımız bir olay olduğu için orada huzuru buluruz. Ne zaman ki dünyayı tanır, onun hakkında bilgi toplamaya başlarız, o zaman da kaygılarla boğuşuruz. O ise bu ikisinin de ortasında ölümün belirsizliğinden muaf, doğumun kaygısızlığından bihaberdi.
Bu huzurun ortasında bürokrasinin de kaygıları yok değildi. İlk günlerde sadece kendinde ve arkadaşlarında mevcut olan sırrı pek fazla muhafaza etme imkanı bulamayan Sabrina, her geçen saniyede daha çok insan tarafından tanınmaya başlıyordu.
Kulaktan kulağa yayılan havadislerin, ilk zamanki formunu koruyamadığı hepimizin malumu. Böyle bir olayda etrafta dolaşan bilgilerin daha da çok mübalağaya maruz kalmasının sonuçları pek tabii kontrol altına alınamayacak noktalara ulaşır.
Zaten birçok insanın sindiremeyeceği, kabul edemeyeceği bu vakanın yayılması, içeriğinde barınan ve herkesin vakıf olduğu mistisizm tandansına dayanmaktaydı. En yaşlısından, en gencine; en zengininden, en fakirine kadar sayabileceğiniz tüm uç sınırdaki insan yelpazesinin ortak yegane unsuru, inançtır.
Tüm insanlar hayatta bir şey yapmak için uğraşırken aklındaki ölüme dair ve ölüm sonrası fikirleri; her zaman olduğu yerde, bilincin kendini yavaş yavaş gösterdiği evreden itibaren konuşlandığı zihinde konaklamaktadır.
Bu nedenden ötürü Sabrina’nın başına gelenlerin yerel bir anlatıdan uzaklaşıp evrensel bir yankıya evrilmesi şaşırtıcı değildir. Başlarda meraklı gözlerin uğrak noktası olan Sabrina’nın odası gün geçtikçe farklı görünümlere el veriyordu.
İnsan sayısı ve profili arttıkça Sabrina’nın odası kavramı da farklı imgelerle aynı anlamı vermeye gayret ediyordu. İlk başta ufak, rutubetli bir yer olan oda, büyümüş önce büyük bir eve, sonra üç katlı bir villaya ve en sonunda saraydan hallice bir konağa evrilmişti.
Başlarda kendisiyle tanışmak isteyen insanlarla birebir ettiği sohbetler de zamanla ulaşılamaz insan imajı altında soğuk bir bakıştan öteye gidemez olmuştu. Yalnız ve yalnızca kendi gücünden güç devşirmek isteyen, aynı zamanda kendisine de bir çeşit itibar kazandıran; zengin, siyasi olarak kuvvetli ve şöhretin doruğunda oturan insanlarla konuşuyordu.
Onun dışında kalan insanların bu kadına olan uzaklığı, onlarda ilahi bir çekim havası yaratmıştı. Sırf Sabrina’yı görebilmek için kapılara yığılan insan sürüleri odayı bir nevi türbeye çevirmişti.
İnsanlar ona gittikçe Sabrina uzaklaşıyor, evden çıkmaz oluyordu. Sırf bu kalabalığa maruz kalmamak adına çekilmek zorunda kaldığı inzivadan memnun olmayan kadının ayağına kadar gelen insanın haddi hesabı yoktu.
Süreç içerisinde mutluluk katsayısı giderek azalan Sabrina'nın tam tersi orantıda mutluluk verdiği de aşikardı. Onu görmek için kıtalar arası yolculuk yapmayı göze alan insan sürüleri onun varlığında umut buluyordu. Konuşma, temas etme şansı bulamadıkları bu kadının sadece resimlerine bakmak bile insanların kararan hayatlarına büyük bir umut ışığı oluyordu.
Sabrina, bu halkanın son kısmı olan ölüm vaadinin eksiksiz bir şekilde gerçekleşmesi halinde dünya üzerinde nasıl bir etki yaratabileceğini biliyordu. Bu yüzden bazı planlar oluşturmuştu. En basitinden dünyayı güzelleştirmek adına bir kitap yazmaya başlamıştı. Devamında insanları iyilik bakımından konsolide ederek mazlumlara yardım toplamayı düşlüyordu.
Bu gücün böylesine güzel amellere aracı olması elbette mümkün olmadı. İlk başta yoksula yardım olarak çıkılan bu yol, sonrasında erke ve kudrete bağışa dönmüştü. Sabrina ise bu güç sarayının en üstündeki tahta kurulmuştu. Piramidin en üstünde dokunulmaz, kutsal insan figürünün varlığı, güç odaklarının da işine geldiğinden her kesim bu kadını yüceltebildiği kadar yüceltmeye bakıyordu.
Her ne kadar insanlığı bulunduğu karanlıktan çekip çıkarmak biz insanların ıslak rüyalarını süsleyen bir ütopya olsa da, eninde sonunda karanlığın o elim çokluğuna karışıp yitiyoruz. Birer aydınlıktan, ışıkları söndüren ellere dönüşüyoruz. Sabrina her insanın arzulayacağı bir güce kavuşmuştu. Hakeza her insanda doğuştan beri var olan fakat farklı suretlerde tezahür eden güç istenci bu yüreği de pençesinin arasına almayı başarmıştı.
Tabii onu bu yola iten tek neden güç istenci değildi. Kendisi gibi bu olaydan nemalanmak isteyen arkadaşı Melina ve onun sevgilisinin de çabaları vardı.
Sabrina 16 kasım gününe kadar sürdürdüğü bu hükümranlığı kolay kolay bırakmaya niyetli değildi. Öldükten sonra da şanını yaşatmak için çalışmalara başlamıştı. Günlerdir öleceği günün görkemi, ihtişamı üzerine söylentiler yayıyordu. Bununla da yetinmeyip hikayesinin dünya üzerinde var olan ve ileride var olacak insanlığa ulaşması adına kendi düşüncelerinin, tavsiyelerinin ve kehanetlerinin bulunduğu bir kitap yazıyordu.
Onun amacı tadacağına yürekten inandığı yakın ölümünü, ölümsüz bir mite çevirmekti.
Tarihin yanlışlığı üzerine ortaya çıkacak tartışmalara mahal vermemek açısından ikinci planı da daima hazırda bekletiyordu. Şayet 16 Kasım günü ölmezse, o günün gecesinde canına kıyacaktı.
Tüm bu süreç içerisinde yanında olan, hatta onu sürecin bizzat içine atan Melina’nın da bu ölüm üzerinde tasarrufları yok değildi. Melina da Sabrina’nın kendini öldürme planından bihaber onu öldürmek üzerine tasarılarda bulunuyordu.
Bunun nedeni Sabrina’nın muhtemel ölümünde kazanabileceklerini hayal ediyordu. Bu uğurda kazanabileceklerinin sınırı yoktu; para, şöhret, saygınlık ve en önemlisi sevgilisinin sonsuz minneti. Tüm bu sürecin başından beri yanında olan erkek arkadaşının ona, Sabrina’nın ölümünden sonra elde edebilecekleri üzerine yaptığı konuşma da bu süreci tamamen makul kılmıştı.
Melina’nın sapkınlık durağındaki hayallerinin son noktası ise bu işi hiç uzatmamak, olabildiğince kısa kesmek yönündeydi. Ayın 15’ini 16’sına bağlayan gecenin akşamında Melina tanıdığı bir kimyagerin yardımıyla hazırlattığı zehri Sabrina’nın her gece yatmadan önce içtiği süte karıştırdı.
Tarihler 16 Kasım günü saatler gece on iki sularını gösterdiği esnada sütü içen Sabrina yaklaşık iki dakika sonra ağzından köpükler saçarak yatağına yığıldı.
Doktorlar talihsiz kadının ölüm tarihini 16 Kasım Saat 00:04 olarak kayda geçirdiler.
Naip
Nefes alış verişleri; ucu sivri koniden su içmeye benzer bir ritim almıştı. Gittikçe yoğunlaşıyor lakin her insana bahşedilen kapasitenin sığlığından ötürü dışarı salınamıyordu. Naip toparlamaya çalıştığı nabzının ritmini bir türlü ayarlayamadığından elindeki anahtarları gözünde hizaya sokamıyor, haliyle kapıyı açamıyordu.
Tüm bu temaşa arasında bir nesne usulca fark edilmeyi bekliyordu. Kırmızı renkli paspasta gülen surat resminin altındaki “Hoş geldiniz” yazısının tam üzerinde duran zarf kendiyle cebelleşen adamın dikkatinden kaçmıştı.
Anahtarları denkleştirip kapıyı açmayı başaran Naip ilk iş olarak kendini suların saflığına atmak istiyordu. Bu nedenle duşakabinin kapısını kırarcasına açarak, kıyafetlerinin varlığına aldırmaksızın suyun altına girdi.
Duşakabinin içindeki raflardan birinde duran mavi renkli duş lifini aldığı gibi bedenini çitilemeye koyuldu. Adeta zımpara edasıyla kullandığı lifin vücudunu tahriş etmesine aldırmıyor, ruhuna hükmeden kirlilik hissiyatından kurtulmak istiyordu.
Tüm bu yaşananların müsebbibi ise süttü. Herkesçe normal karşılanan şeylerin bazı insanlarca anormal karşılandığı nadirde olsa görülen bir gerçekliktir. Süt gibi hayatımızda yer etmiş, öyle ki alışkanlıktan ötürü gördüğümüz vakitlerde bile isimlendirme yapmaktan bile imtina ettiğimiz bir parça haline gelmiş bu içecek Naip için kötü hatıralar demekti.
Bu nefret ilişkisinin tarihi, bundan yirmi dört yıl öncesine Naip’in çocukluk zamanlarına dayanmaktaydı.
Henüz ufak bir çocukken, dünyanın tasalarından bihaber, gerçeklikten kopuk dünyasında kendi hayaletlerini var eden insanlara mahsusu uyanan duyguları teneffüs etmekte olan Naip; birebir kendisine benzeyen, kendinden iki yaş büyük kardeşi Galip’le kimsenin giremediği, girmek isteyip de dünya gerçekliğine bir defa adım atmış olmanın getirdiği sınır çizgilerinin aşılamaz oluşundan dolayı giremeyeceği evreninde mutlu mesut oyunlar oynuyorlardı.
O vakitler televizyonda gördüğü reklamların da etkisiyle, her çocuğa mahsus bir an önce büyüme aşkıyla yanıp tutuşmasından ötürü sürekli süt içiyordu. Çok sevdiği kakaolu bisküvisini neredeyse un ufak ederek karıştırdığı sütü o kadar keyifle içiyordu ki; Çocuk Naip’in o zamanlar sürekli içtiği bu karışım neredeyse tek besini olmuştu. Ne yemek yiyor ne de su içiyordu. Tek yaptığı kendi yaptığı karışım sütü içmekti.
Sürekli oyun oynadığı ağabeyi kardeşinin bu durumundan faydalanmak istiyor, farklı bir şekilde işleyen, hinliğe oldukça basan aklını zapt etmekte güçlük çekiyordu. Bir sabah yine sütünü içmek üzere mutfağa giden Naip diğer sabahlar karşılaşmadığı bir sürpriz ile karşılaşmış, kendini ağabeyi tarafından hazırlanan özel bir süt karışımını karşısında bulmuştu.
İki gün önce kıskançlık üzerine çıkardığı kavganın özrü olarak nitelendirdiği bu ikramı ballandıra ballandıra anlatan ağabeyinin tatlı diline kanarak sütü içen Naip, hayatı boyunca bir daha unutamayacağı bir anıyı yaşamak üzereydi.
O çok istediği ama pahalı olduğu için alınmayan kakao tozunu aldığını iddia eden ağabeyinin hazırladığı süt karışımının içinde olan şey, evlerinin arkasındaki bahçeden alınma bir avuç topraktı.
Naip’in bardağı kafaya dikmesiyle kahkahalarla ortalığı inletmeye başlayan ağabeyi o an boğulmakta olan kardeşinin farkına varamayacak kadar eğlenmekle meşguldü. Halbuki sonu hastanede bitecek bu şakanın yankıları uzun yıllar sürecek, geri dönülmez tahribatlar bir daha onarılmamak üzere oyuklarını açacaklardı.
Ağabeyinin planladığı şeytanlığa ihtimal vermeyen Naip sütü yudum yudum almaktansa her zaman yaptığı gibi kafaya diklemeyi tercih etmişti. Bardağın dibinde birikmiş halde bekleyen toprak tanelerinin boğazından aşağı hücum etmesinin sonunda ağzı toprakla ve sütle dolan bu çocuk tıkanan yemek borusundan taşanların soluk borusuna kaçması sonucu nefessiz kalarak yere yığılmıştı.
En büyük şansı karşı komşularının o gün izinli oluşundan ötürü evde olması olan bu çocukcağız son anda ölümden dönmüş, hayatının geri kalanında süt ve toprağa dair her şeyden kaçak bir yaşam sürdürmüştü. Bu olaydan sonra asla affedemediği ağabeyiyle olan ilişkisi de sadece bayramlarda seyranlarda gerçekleştirilen, müsamere tadında geçen selamlaşmalardan öteye gitmemişti.
Tam sekiz saattir duştaki suyun altında duran adam buruş buruş olmuş derisine, fırçalanmaktan kıpkırmızı kesilmiş bedenine aldırmadan temizlenmeye devam ediyordu. Özellikle dilini o kadar çok fırçalamıştı ki yerlere damlayan kanlar ufak bir gölet oluşturmuştu. Yerdeki kanları gördükçe hissizleşen dilinin daha çok kirlendiğini hissediyor, dilini daha bir haşin fırçalamaya girişiyordu. Elinden gelse tüm vücudunu yekpare ortaya serer dünyadaki tüm temizlik malzemelerini oraya boca ederdi.
Bu sabah çalıştığı anaokuluna gittiği vakit hiçbir derdi olmayan bu adam, öğle arasında çocuklardan birinin üzerine yanlışlıkla süt sıçratması sonucu ilk darbeyi almış; devamında yere dökülen sütü zor da olsa temizlemek isterken yanlışlıkla ayağının kayması ve sütün döküldüğü zemine kapaklanarak yıllar sonra yanlışlıkla sütü tatmasıyla beraber tüm sigortalarını kapatmıştı.
Yıllardır öyle ya da böyle, bir şekilde muhafaza ettiği bu travmanın ayyuka çıkmasıyla çocukların korku çığlıklarının arasında kusmaya başlayan Naip, ne yapacağını bilemez halde, üstüne, başına, her yerine bulaşmış sütle beraber hızlıca evinin yolunu tutmuştu.
Nişanlısı Gamze’nin eve gelmesine duacı olan adam sonunda sevdiği kadının zorlamasıyla bulunduğu duşakabinden çıkmıştı. Naip’in hal hareketlerinden şüphelenen bir komşusunun araması sonucu eve gelen Gamze, nişanlısını hemen bir polikliniğe yatırmak üzere hastanenin yolunu tutmuştu.
Durumun vahametini anlayan doktorların elzem bir vaziyet olarak gördükleri hastanenin en steril odasına yatırılma durumu bu adamda tesir etmemişti. Naip içinde bulunduğu kötü hissiyattan kurtulamıyordu. İçinde bulunduğu durum çok acıydı. Öyle ki o an ölmeyi her şeye karşın yeğ tutabilirdi. Yeter ki bu hissi, o acı güne götüren hissi kendinden uzaklaştırabilseydi. Başka bir dileği yoktu.
İşe başladığı gün durumunu toplantıda velilere süt kelimesini diline dahi alamadığı için zar zor anlatmıştı. Sınıfında süt ve süte dair herhangi bir şey görmek istemediğini söylemişti. Ama sınıfa son gelen çocuğun velisiyle bu konuşmayı yapacak imkan ve zamanı bir türlü oluşturamamıştı. Bu nedenle kendini suçluyor, fiziksel arınamamışlığın yanına bir de manevi bir külfet yüklüyordu.
Sırf bu sebepten ötürü dışarı çıkmaya çekindiği bir gerçekti. Bu gerçeğin içinde var etmeyi başardığı saf ve güzel ilişkinin başrolü olan Gamze tüm bu hastane sürecinde yanında olmuştu. Naip’in evine kıyafet almak için gidip geldiği zamanların birinde, teşekkür etmek için uğradığı genç komşusunun bir iyiliğiyle daha karşılaşmıştı.
Komşusu ona Naip’in kapısında bulduğunu söylediği bir zarf vermişti. Naip’in ikameti hala daha ailesiyle oturduğu evde olduğundan zarfın gelmesine imkan yoktu. Bunu bilen Gamze durumu garipsese de o an hissettiği karışık duyguların arasında bu şaşkınlığın da yok olması uzun sürmeyecekti.
İnsanların ne kadar yakın olursa olsun bir sınır çizmesi gerekliliğine inanan, bu yüzden de özel alan kavramına saygı duyan bu kadın zarfı hiç açmamıştı. Zarfı hastaneye götürüp Naip’e verdiğinde ise böyle bir şeyi hiç beklemeyen adamın isteği üzerine zarfı yırttı ve içindeki kağıtta yazılanları okudu.
İSİM: Naip Alp
SOYİSİM: Dönmez
DOĞDUĞU TARİHİ: 24.01.1990
ÖLECEĞİ TARİH: 16.11.2025
Yaşadıklarından dolayı hayata olan bağlılığı iyice zayıflamış olan Naip, bu mektuba nişanlısı Gamze’den daha az tepki vermişti. Öyle ki içinde bulunduğu vaziyetten ötürü ilerleyen vakitte bu havadisi olumlu yorumlayacağı zamanlar bile olacaktı. O an hastane odasında bulunan adam için söylenebilecek tek söz yoktu. Çünkü ortada ne Naip ne de yaşama tutkusu vardı.
Bu vukuat beklenenden az ehemmiyetli tesirle devam ededursun, bu gizemli zarf meselesinin ayyuka çıkması işten bile olmamıştı. Özellikle Sabrina’nın bu süreçte kendini mesih ilan etmesi, Gamze’de bazı şimşeklerin çakmasını sağlasa da yaşam derdine düşen nişanlısına bu konuyu anlatmamış, kendisi de pek ilgilenmemişti.
Gelin görün ki; Akil’de içe dönüş, Sabrina’da sınırsız bir güç istenci oluşturan bu garip vaka Naip’i pek müteessir kılmamıştı. Hasta insanlara özgü hayatın akışından, bağlamından kopma ve ölüm fikriyle yavaştan barışma duygusu bu adamın yüreğine işlemeye başlamıştı.
Gamze’nin, anne-babasının, genç komşularının hatta yıllardır çok az iletişim kurduğu ağabeyinin ısrarları fayda etmiyordu.
Bu süreç boyunca gelgitli duyguların girdabına sürekli bir şekilde girip çıkan bu adamın neticede vardığı yer hissiz bir kabullenişten öteye gitmiyordu. Masum bir çocuğun süt içme arzusu bambaşka bir hayatı kökünden değiştirmişti. Naip pes etmişti.
Nitekim hastaneden taburcu olduktan sonra kabuk bağlayan vücudundaki acıları yaşamaya devam eden sonsuz bir inzivaya çekilmişti. Kaderin cilvesi denilen olayın haiz olacağı öngörülemez. Bu da hayatı renklendiren, ona tat katan yegane gerçektir.
Naip yaşadıklarından ve hayatı boyunca yaşanması olası korkulardan kurtulamamıştı ama farkında olmadan girdiği ölümün pençesinden yine farkında olmadan kurtulmuştu.
Bazen farkında olmadığımız veya umursamadığımız eylemler tarafından teğet geçiliriz. Ölüm fikriyle kendini meşgul etmeyen bir adamın 16 Kasım tarihini sıradan bir gün olarak görmesi, bu nedenledir ki fazlaca mümkün oluyor.
Akil’in ölüm beklentisine karşı dayanamayan bedeninin iflası, Sabrina’nın bir yarar sağlamak uğruna canından vazgeçişi; birer çağrışım hadisedir. Bu ikili Naip’ten farklı olarak sürekli ölüm fikriyle yatıp kalkmış sonunda da ölümün kendisine teslim olmuşlardı.
Yaşadığı süreç boyunca yanından bir an olsun ayrılmayan Gamze ile bir önce evlenmeyi şart gören Naip, taburcu oluşunun üstünden fazla zaman geçmeden nikah masasına oturmuştu.
Bir yıl sonra ilk oğlan çocuğunu kucağına aldığında ona; kendisine yardım eden komşusu Yücel’in adını verecek olan bu adamın hayatı boyunca dört çocuğu olacaktı.
İkisi kız ikisi oğlan olan bu çocukların; ilk adımlarına, mezun oluşlarına, mürüvvetlerine ve çocuklarını kucaklarına alışına şahit olan Naip, kağıtta yazanın aksine baya uzun bir ömür sürmüştü.
Hayatının hastaneden sonraki bölümünde kızgınlıkları da küslükleri de geride bırakan bu adam, ağabeyiyle daha sık görüşmeye başlamıştı. Aynı zamanda eşi Gamze’nin de yardımıyla süt ve toprak korkusunu az da olsa atlatmayı başarmıştı.
Naip tarihler 3 Mart 2069’u yılını gösterdiğinde, 79 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.
Dolu dolu yaşadığı hayatında pişmanlıkları, hataları elbette olmuştu ama o güzellikleri düşünmeyi bir an olsun bırakmamıştı.
Ve şimdi de bu üç güzide insanın gölgesinde kalan aynaya bir ışık tutmanın vakti geldi. Şimdi aynayı ve daha da önemlisi aynanın arkasındaki gölgeleri tanıma zamanı.
Okan/Selin/Yücel
SUNUŞ
Metinde bahsi geçen üç insanın da mukadderatı defalarca boyadığımız duvarlara benzemektedir.
Her bir fırça bir sırrı, her bir sır kendinden önceki gerçeği örter. Bu işleyiş tarih kelimesinin varlık iddiası kadar eskidir.
Tesadüflere inanan yürekler için gerçekten yaşanmış tesadüfler bulunabilir. Lakin bu hikaye ne tesadüflere ne de rastlantılara mahal vermiyor.
Bir tiyatro misali sahneye konulan bu planın sunuşu da, anlatımı da zannımca tiyatro eserlerine yakışır biçimde olmalı.
O zaman perde açılsın. Oyun başlasın.
BİRİNCİ PERDE
Okan, Selin ve Yücel; kalburüstü sayılabilecek üniversitelerden birinde Psikoloji Bölümü öğrencisidirler. Esasında okulun ilk günlerinden itibaren yakın olmayan bu üçlü, hocalarının verdiği okul bitirme projesini tamamlamak üzere zaruri olarak bir araya gelmişti.
Günler boyu süregelen tartışmaların sonunda ise grubun fırlama çocuğu olan Yücel’in önerisi olan şu fikri hayata geçirmeyi uygun gördüler; Gruptaki her üye yakınında bulunan, sürekli gözlem altında tutabileceği birine isimsiz bir zarf gönderecek ve bu zarfta bu insanlara ölüm tarihini ilan edecekti.
Bu deneyin amacı insanların ölüm gerçeğine karşı tutunduğu tavrı ve bu süreç içerisinde yaşayacağı değişimleri gözlemleyip rapor etmekti.
İlk perdede üç öğrencinin deneyi kimin üzerinde uygulayacağına dair bazı diyaloglar yer almaktadır.
(Okan, Selin ve Yücel okula yakın olan bir kafede buluşmuştur. İki gün önce sunduğu fikir kabul edilen Yücel söze girer.)
YÜCEL: Fikri öne atan olarak ilk ismi de benim öne sürmem uygun düşer. Ben komşum Naip Ağabeyi öne sürüyorum.
SELİN: Kim bu Naip Ağabey? Unutmayın seçtiğimiz kişiler bu zarfı ve zarftaki yazılanları ciddiye alacak insanlar olmalı.
YÜCEL: Benim sürekli konuştuğum bir komşum kendisi. Bu aralar evimden aşağıya su damladığı için biraz limoniyiz. Ben de ona güzel bir şaka yapmış olurum böylece.
OKAN: Zarfı ciddiye alacağı ne malum?
YÜCEL: Sen hiç merak etme Naip Ağabey çok takıntılı bir adam. O umursamazsa nişanlısı Gamze her türlü ciddiye alır.
OKAN: Bana pek de doğru bir seçim değil gibi geldi.
YÜCEL: Allah Allah, Okan Efendi’ye bak sen! Paşam sen birini öner de seninkine karar verelim. Bakalım önereceğin isim iyi mi, kötü mü?
OKAN: Ben çoktan belirledim. Eskiden çıktığım bir kız vardı, adı Melina.
(Selin sırıtmaya başladı. Başını gizli bir gerçeği yakalamış birinin edasıyla sallayarak sordu.)
SELİN: Birileri intikam mı almak istiyor yoksa?
(Okan, sanki sakladığı sır açığa çıkmış gibi yüksek perdeden bir karşılık verdi.)
OKAN: Saçmalama kızım, yok öyle bir şey! Bu Melina’nın çok sıkı bir arkadaşı vardı o zamanlar, Sabrina.
SELİN: Sabrina mı, o nasıl isim öyle?
OKAN: Göçmen kızıydı. Makedon ya da Boşnak öyle bir şey olması lazım.
SELİN: Ee necidir bu Sabrina, neden onu seçtin?
(Okan masaya doğru eğildi. Karşısındaki Selin ve Yücel’in gözlerinin içine sırayla baktıktan sonra anlatmaya başladı.)
OKAN: Gelelim o meseleye bu kadın falcı. Bildiğin bu tarz spiritüel, mucizevi olayların içerisinde yaşıyor.
SELİN: Vay çok iyi! Bir falcının böyle bir saçmalığa nasıl bir tepki vereceğini çok merak ediyorum.
YÜCEL: Hakkın var Okan, gerçekten iyi seçim. Peki çok samimi olmadığın birisi, bu kağıdı ona nasıl ulaştıracaksın.
OKAN: Bunun bir tane medyum müşterisi var. Genelde iki ya da üç ayda bir gelir, dinlemek istediklerini dinler ve gider. İşte bu adam geldiğinde Sabrina, daima bir kitabı açar ve ondan bir şeyler okuyormuş gibi yapar.
SELİN: Neden?
OKAN: Çünkü bu adama geldiği ilk gün bir hikaye anlatmış ve o hikayenin devamlılığı için de daha sonraları o kitaba notlar almaya başlamış. Böylelikle hikayesinde devamlılık sağlayabiliyor. Neyse işte ben de zarfı o kitabın arasına koyacağım. Günlerdir açılmamış bir kitabın içerisinden çıkan zarfa ilgi göstermeme ihtimali yok.
SELİN: Peki adamın geleceği zamanı nasıl öngöreceksin?
OKAN: İşte bu noktada Melina yerine Sabrina’yı seçmemdeki neden öne çıkıyor. Melina’yı gözlem yaparken bir aracı olarak kullanacağım. Zaten son günlerde tekrardan görüşmek istiyordu. Bir taşla iki kuş, anlayacağın.
(Okan bunu söylerken gülümseyerek sağ gözünü kırpmıştı.)
YÜCEL: Korkulur senden vallahi. Peki sen Selin, düşündün mü kimi seçeceğini?
SELİN: Aklımda bir fikir var. Hocanın çok etkileneceğine eminim ama sırf yüksek puan almak için böyle bir şeyi yapmayı göze alır mıyım bilmiyorum.
YÜCEL: Kimden bahsediyorsun?
SELİN: Babam.
(Okan ve Yücel şaşkınlık nidalarını aynı anda dile getirmişti.)
OKAN: Baban mı!
YÜCEL: Şaka yapıyorsun dimi.
SELİN: Yok, bildiğin babam işte.
YÜCEL: İyi de neden?
SELİN: Çünkü ne tepki vereceğini merak ediyorum ve bu dersten yüksek puan alıp iyi bir dereceyle mezun olmak istiyorum.
(Okan bu söylenene inanmadığını belli etmek için ellerini salladı.)
OKAN: Hadi ama, bunlar sudan sebepler. Esas neden ne?
YÜCEL: Okan doğru söylüyor.
SELİN: Babama acı çektirmek istiyorum. Yıllardır anneme yaşattıkları için intikam almak istiyorum.
(Birinci Perdenin Sonu)
İKİNCİ PERDE
Okan’ın fikri üzerine sarı kağıtların üzerine, seçtikleri kişilere dair sağda solda topladıkları bilgilerden yararlanarak yazması gerekenleri yazdılar.
Okan bahsettiği gibi zarfı Melina aracılığıyla kitabın arasına konması maksadıyla ulaştırırken, Yücel zarfı direkt olarak komşusunun paspasına bırakmış, Selin ise yakınlarda bulunan bir kargo şubesi üzerinden zarfı babasınına ulaştırmıştı.
Planlarını devreye sokan üç arkadaş için artık yapılacak tek şey geriye çekilmek ve olayların gidişatını seyretmektir.
İkinci perdede deneyin gidişatını ve o zamana kadar yapılan çıkarımları görüşmek için bir araya gelen üçlünün konuşmaları yer almaktadır.
(Okulun kampüsündeki bir çimenliğe oturup piknik yapan üçlüden sözü ilk olarak Okan aldı.)
OKAN: Bende olaylar çığırından çıktı arkadaşlar. Kalanlara başarılar diliyorum.
SELİN: Olayın bu noktaya geleceğini tahmin edemedik.
YÜCEL: Öyle demeyin Sabrina olmasa projeye dair hiçbir veri elde edemezdik. Elimizde şimdi kapı gibi örnek var. Bende işler kesat zaten biliyorsunuz. Şansıma Naip Ağabey hastanelik oldu. Sırf bu sebepten adamı hastane odasında ziyaret ettim ama yok, hiçbir renk vermedi.
SELİN: Bende yine bazı değişimler oldu. Öncelikle şunu söyleyeyim babam bize henüz bir şey söylemedi. Hal ve hareketlerine gelecek olursak; kardeşimle bana karşı daha bir ilgili, anneme karşıysa daha bir uzak davranmaya başladı. Annem şaşırtmadı da kardeşimle bana bu kadar sevgi göstermezdi, o şaşırttı.
YÜCEL: Başka ne oldu?
SELİN: Ne bileyim işte, eve daha az gelmeye başladı. Faruk’u ne zaman arayıp sorsam ya dükkanda ya da camiide. Bu akşamda bizimle özel bir konuşma yapacakmış herhalde. Ne olup bittiğini anlatırım sonra. Büyük ihtimal başına gelen bu olayı anlatacak.
OKAN: Yapmayın arkadaşlar, elimizdekiler bunlar mı yani. Bir çatlağın kendini peygamber ilan edip sağda solda konuşması mı, bu mu?
YÜCEL: Sen ne olsun istiyorsun?
OKAN: Ne bileyim, böyle bir durumda çok daha farklı tepkiler verilebilir. Örneğin; kimi depresyona girer, kimi daha da ileri gidip intihar eder, kimi kendini iyiliğe adar veya tam tersi tamamen hedonist bir yaşam sürer, başkalarının hayatlarını umursamadan kendi keyfi için yaşar. Daha çok örnek sayarım.
YÜCEL: Bence bu kadar ilerleyebilmemiz bile başarı.
SELİN: Yücel haklı. Ben babamın bu işi ciddiye alacağından bile pek emin değildim. Naip Ağabey meselesine gelirsek de, bir insanın böylesine absürt bir olayı böyle karşılaması bile başlı başına tez konusu zaten.
(Yücel mahcubiyetle eğilen başını kaldırmadan konuştu.)
YÜCEL: Özür dilerim arkadaşlar. Size söz, daha fazla işe müdahil olacağım ve neler döndüğünü anlayacağım.
(İkinci Perdenin Sonu)
ÜÇÜNCÜ PERDE
Hayat denilen müessese her soluk alışımıza attığımız birer paraftır, bu paraflar yaşadığımız anlara yüklediğimiz imgelerden ileri gelmektedir.
“
İSİM: Selin
SOYİSİM: Kaleli
DOĞUM TARİHİ: 23.12.2001
ÖLECEĞİ TARİH: 16.11.2025
Her şey için özür dilerim baba.”
Gelecek hayalleri uğruna alınan tüm riskler, esasında hayatın iğne ipliğe sarılı bir kumardan ibaret oluşu gerçeğiyle çarpışmış; iyi bir not alarak güzel yerlerde olabilmeyi düşleyen bu gençlerin istikbali bir ipliği saramayacak kadar kısa bir ipe indirgenmişti.
Sabrina olayı ile yavaştan atıştırmaya başlayan yağmur, bu intihar ve geride kalan notla beraber durmaksızın akan sulara evrilmişti.
Tüm bu yaşananlardan dolayı fikrin sahibi olarak derin üzüntüye boğulan Yücel, olayların da bu raddeye varmasının bir sonucu olarak ne yapacağını bilemez bir konumda bulmuştu kendini.
Tek tesellisi komşusu Naip’in başına bir işin gelmemesi olan bu genci en çok yıkan olay ise şüphesiz Selin’in kaybı olmuştu.
Okan, bu yaşananları hayatın tecellisi olarak görüyor, tüm sorumluluğu halihazırda süregelen insan kaderine bağlıyordu.
Bu iki arkadaş ne yapacaklarına karar vermeden önce son bir kez buluşmayı uygun görmüş, yollarının bir daha kesin olarak birleşmeyeceğine emin oldukları bu sonu bazı sözlerle tamamlamak gerektiğine kani olmuşlardı.
Üçüncü ve son perdede birçok hayatı yerle bir eden, gencecik çocukların yıkımı olan bu olayın son çırpınışları yer alacaktır.
Bu konuşmalarda; yeni yeni filizlenmeye başlayan bir arkadaşlığın, çiğ süt emmiş insanoğlu çeperinde nasıl bulamaç haline geldiğine şahit olacağız.
(Bilmedikleri bir caddenin çıkmaz sokağında buluşan gençler hararetli bir tartışmaya girişmişlerdi.)
OKAN: Hepsi senin yüzünden ulan! O boktan fikrinle hayatımızı kararttın. Gencecik bir kız canına kıydı ulan, gencecik bir kız.
YÜCEL: Ne desen haklısın.
OKAN: Ne hakkı, neden bahsediyorsun? Sence haklı olmak benim umurumda mı? Hayatım mahvoldu senin yüzünden.
YÜCEL: Tüm bu insanlara olanlar, özellikle Selin’in başına gelenler için kendimi affetmeyeceğim. Elimdeki tek avuntu Naip Ağabey’in iyi olması. Tüm bu deney garip bir şekilde adamın üzerinde hiç etki etmedi. Enteresan!
OKAN: Sus artık. Sus!
YÜCEL: Ne oldu birinin sağ kalması seni mutsuz mu etti!
OKAN: Ulan sen var ya aptalın önde gidenisin!
(Okan bu hakareti eder etmez bir hışımla Yücel’in üzerine atıldı. İkili yerde boğuşmaya ve yumrukları havaya kaldırmaya başladı.)
(Kavga esnasında Okan’ın burnu, Yücel’in de alt çene kemiği kırılmıştı. İki genç acıyla doğruldu. Kırılan yerlerini tutarak kaldırımın kenarına oturdular.
Ne yapacaklarına karar vermeleri gerekiyordu. Bu nedenle soluklanıp nabızlarını düşürdüler. Bir müddet sonra Yücel sakin bir sesle sordu.)
YÜCEL: Ne yapmayı düşünüyorsun?
OKAN: Bilmiyorum. Selin’in geride bıraktığı not başımızı yaktı. Sabrina’dan bir şekil yırtarız diyorduk ama bu olay belimizi büktü.
YÜCEL: En iyisi teslim olmak.
OKAN: Ne teslim olması, neden bahsediyorsun sen. O sapkın fikirlerine kendine saklasaydın da başım yanmasaydı. Aşağılık herif! Bir de teslim olalım, diyor. Bırak bu erdemli insanım ayaklarını.
YÜCEL: Sen iki tane kadının hayatını karartırken sorun yok ama değil mi? Bu Mesihlik fikrini sen tezgahlamadın mı? Sonra da bu planlarını gidip Melina’nın kafasına yerleştirdin.
OKAN: Ben gayet makul bir şey önerdim. İkisinin de para ve güç hırsına kapılması benim suçum mu? Evet Melina’ya tüm bu olayı anlatmıştım. Sabrina’nın anlattıklarını etrafa yayması da bu yüzdendi. Ve evet, en başından itibaren Sabrina’yı seçmemin nedeni de buydu. Melina üzerinden istediğimi alabilmek.
YÜCEL: Şu işe bak ya! Onca halt ye, sonra yine ben suçlu olayım.
OKAN: Ee, Yücel şeytanın aklına fikir sokmayacaksın güzel arkadaşım.
(Okan bu sözü söyledikten sonra arkasını döndü. Çabuk adımlarla yürümeye başladı. Bu esnada Yücel arkasından bağırıyordu.)
YÜCEL: Arkadaşım deme lan bana!
OKAN: Aman iyi be! Ne halin varsa gör. Benim yoluma çıkma yeter.
Yorumlar