Yaşamak, İnsanca Yaşamak



YAŞAMAK, İNSANCA YAŞAMAK


 Elinde tuttuğu kağıdı heyecanla sallıyordu. 

 Kağıtta yazanları okumak pek güç olsa da bunun bir piyango bileti olduğu tahmin edilebilirdi, çünkü yeşil kenarlı piyango biletinin ortasında bulunan dilini uzatan siyah yılan figürü kendini ayan beyan sergiliyordu, ki bilet ile özdeşleşen bu figürün insanların zihninde başka bir surette telakki etmesi pek mümkün değildi, haliyle bu çıkarım mutluluğun vesilesine dair yorumda bulunmak isteyenler için vesile yaratıyordu.

 Yoldan geçen insanlar kendi kendine sevinç naraları atan bu adamı ilk bakışta garipsese de devamında elde arzı endam eyleyen biletin varlığına vakıf oluyor, başta meczup olarak niteledikleri adamın bu tarz davranışlar sergilemesinin makul olduğu konusunda mutabakata varıyorlardı. 
 Öyle ki bu sevinci, elde edilen ödülün karşılığı olarak pek de zayıf bulanların sayısı azımsanmayacak seviyedeydi.

 Adam, geçirdiği kötü günlerin ardından gelen bu güzel haberi kutlarken bir yandan da başından geçenlerin muhakemesini kurmakla meşgul oluyordu. 

 Daha iki gün öncesine kadar yaşadığı hayatın, bedensel bir varlığın fizyolojisi gereği aldığı nefesten ibaret olduğunu düşünüyordu. Oysa şuan, içinde bulunduğu durumda insani duyguların yeniden gönül zırhının içine nüksettiğini hissediyor, insanca yaşamanın ne anlama geldiğini çok daha iyi anlayabiliyordu. 

 Kısaca; kurduğu kırtasiye ürünleri üretimi ve tedariği sağlayan şirket iflasını açıklamış. Bu batış üzerine yirmi yıldır evli olduğu eşi kendisinden ayrılmış, canından çok sevdiği dört çocuğunun velayeti anneye verilmişti. 
 Yaşadığı bunca olumsuzluk üzerine yetmezmiş gibi en değerli varlığı, annesinin vefatı umut, neşe ve mutluluk tabutuna son çiviyi çakmıştı. 

 En kötü anımızda bile bir çıkış kapısı bulmayı arzuladığımız, ümidimizi yoktan var etsek de bir şekilde dirilttiğimiz ve diri tuttuğumuz hayat, onun için bu manalardan uzak bir hayalden ibaretti. 

 Yaşama  tutunmamanın yanı sıra onun varlığına, hayat olgusunun bizatihi kendisine lanetler yağdırıyordu. 

 Eğer düştüğü kanısını kanıksasaydı belki de ayağa kalkabilmek adına az da olsa bir çabası olurdu lakin düştüğünü değil direkt olarak yere çakıldığını biliyordu. 

 Yanında sevdiği bir insan evladı bile kalmamışken, dayanağı olmadan tekrardan başlayamayacağını biliyordu.

                                                                              *

 Tüm bu düşüncelerle baş etmeyi bırakıp kendini tamamen teslim ettiği an hayat ona bir şans daha vermişti. 

 Yılbaşının yaklaştığı tarihte insanlar yerleri beyaz örtü ile örtülen sokakları alelacele geçiyor, karın yarattığı kusursuz manzaraya dikkat bile etmeden işlerine koşturuyordu. 
 Adam da işine gitmeye çalışan insanlardan biriydi. 
 Bir benzincide kasiyer olarak çalışmaya başlamıştı.

 Her zaman yürüdüğü yılları yürüyor, başka mevsimlerde kolayca geçtiği yerlerin ne denli çetin bir duruma geldiğini görüyordu. 
 Buna rağmen mücadelesinden bir adım bile şüphe etmiyor, düz taban ayakkabılarıyla karda düşe kalka ilerliyordu. 

 Her önünden geçişinde büyük bir hayranlık ile seyre daldığı uzun, kırmızı boyalı, beyaz işlemeli, mısır mimarisine ait apartmanı görünce duraksadı. 
 Karın yağışı ile birlikte güzelliğine güzellik katan bu yapının eşsiz bir görünüm sergilediğini fark edince hemen cep telefonunu çıkarıp binanın bir fotoğrafını çekti. 
 
 Yaşadığı onca olumsuzluğa rağmen, sefil hayatın bünyesinde bulundurduğu güzelliklere hayranlık duymadan edemiyordu. 

**

 Tam fotoğrafı çekmiş telefonu cebine koymak üzere davranmıştı ki bir bağırış işitti. 

 Bu sesin kaynağını bulmak için etrafına bakındığında binanın önünde iki büklüm bir şekilde oturmuş, başında avcıların taktığı türden kulakları kapatan şapkalardan takan yaşlı adamla karşılaştı. 
 
 Yaşlı adamın önünde duran uzun, tahta tablayı ilk bakışta fark edemese de biraz sonra iyice incelemeye karar verdiğinde görecekti. 
 
 Tablayı görmesiyle üzerinde duran yeşil, mavi, kırmızı renkli uçuşan kağıtları görmesi bir oldu.   Rüzgarın armonisine kapılıp süzülme niyetinde olan kağıtlar, tablaya sabitlendiği için imkansız bir özgürlük hasretiyle sağa sola sallanıyorlardı. 

 O anda içinde garip bir şekilde umut filizinin yeşerdiğini hisseden adam, hayatında daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapmaya karar verdi, yaşlı adamın satmak için mücadele verdiği bu değersiz müsveddelerden alacaktı. 

 Kendi hayatını uzaktan izlese de başkasının hayatına dokunmuş olacaktı

 Bu sayede uzun süredir aşinalıkta uzaklık yaşadığı olumlu duyguların; bir nebze olsa da hayatına girmesi ihtimalini kucaklıyor, en ufak ihtimalin kendini açık etmesi durumunu değerlendirmek istiyordu. 

Adam satıcıya yaklaştı.

“Sattığınız nedir?”

Yaşlı adam başını kaldırdı. Sakalının arasından gülümsedi.

“İhtimal.”

“Bu mu?” dedi adam, masanın üzerindeki kâğıtlara bakarak.

“Evet.”

“Bir kâğıt parçası.”

“Birçok şey de öyle başlar.”

Adam sustu. Kâğıtlar rüzgârda titreşiyordu. Bağlı oldukları yerden kopamıyorlardı.

“Bunların, gerçekten işe yaradığına inanıyor musun?” diye sordu adam.

Satıcı omuz silkti.

“İnanmak başka, denemek başka.”

“Ya sonuç?”

Yaşlı adam ilk kez doğrudan gözlerinin içine baktı.

“Sonuçtan kaçamazsın.”

Adam huzursuzlandı.

“Ne demek bu?”

“Buraya neden geldiğini biliyorsun,” dedi satıcı. “Ve buradan boş dönmeyeceğini de.”

Adam masaya uzandı. Eliyle tüm kağıtlara dokunduktan sonra mor olanda karar kıldı.

“Bedeli nedir?” diye sordu.

“Para değil.”

“Ne o zaman?”

Satıcı ayağa kalktı. O an adam, onun tek bacağı olduğunu fark etti.

“Bazı şeyler,” dedi yaşlı adam, “eksilmeden tamamlanmaz.”

Adam kâğıdı cebine koydu. Geriye baktığında satıcı hâlâ oradaydı.

Arkasından tek bir cümle geldi:

“Yalnızlığı hafife alma.”

***

 Yıllardan beri kullandığı, her karışını ezbere bildiği güzergahın daha önce bu garip satıcıya konaklık etmediğini biliyordu. 

 Böylesine tuhaf bir adamı görmezden gelemeyeceğini biliyordu, peki bu adam kimdi?

 İşe giderken sorduğu soruların yanıtlarına kendiliğinden vakıf olamayacağını anladığı için soru sormanın da manasız olacağını düşünmüştü eve dönüş yolunda. 

 Bu nedenle siyah renkli, hasır ipliğine bağlı evinin anahtarını cebinden çıkarıp kilide soktuğu esnasında düşüncelerden uzaklaşmış bir hal içindeydi. 

 Ta ki eve girip soyunmaya başladığı anda giydiği kot pantolonunun arka cebinden düşen mor renkli kağıdı fark edene kadar.

Salona vuran floresan lambanın beyaz ışığı insanın göz hassasiyetini zedeleyebilecek raddede parlaktı.

 Adam elinde tuttuğu mor kağıdı inceliyor, değeri olmayan bu şeye bir anlam katmaya çalışıyordu. 
 Kimseye göstermeyi düşünmedi. Zaten bunu kime anlatabileceğini de bilmiyordu.
 
 Kendini kısa bir süreliğine de olsa iyi hissettirmek adına kalkıştığı eylemin bu noktaya gelmesi onu fazlasıyla şaşırtmıştı. 
 Hal böyle iken yaşadığı garipliğe bir anlam kazandırmadan kağıdın esrarını çözemeyeceğini düşündü, kağıdı önünde bulunan küçük, kahverengi sehpaya bıraktı ve uyumak üzere yatağına doğru yollandı. 

 Ne yapacağı konusunda bir karara varmıştı, artık bundan emindi. 

 Yarın doğrudan satıcı adamı bulacak, ona merak ettiklerini soracaktı.

****

 Yıllar geçip gitmiş, adam satıcıyı aradığı o ilk günün ardından geçen vakite rağmen pes etmemişti.

 Elinde bir gizem, gariplik vardı ve çözüme kavuşturulması gerekiyordu ama açıklamaların sahibi ortadan kaybolmuştu. 

 Kimi zaman yaşadığı şeyin bir hayal olduğunu düşünüyor, elinde tuttuğu mor renkli kağıdın varlığını karşıt fikir olarak var ediyordu. 

 Son günlerde sık sık düşündüğü bir düşünce var o da, satıcının kağıdı satmasının ardından ölüm ile kucaklaşmış olması. 
 Bu samanlıkta iğne bulma ihtimali ile aynı olasılık değerlerine sahip bir önermeydi fakat yabana atılamazdı. 
 Çünkü yaşlı adamın bir anda ortadan kayboluşuna dair yapılabilecek mantıklı açıklamaların tamamı yok olmuştu. 

 Tek bir gerçek vardı o da, üzerinden yedi yıl geçmiş olmasına rağmen sorulan soruların hala cevapsız kalmasıydı.

 Adam işinden çıkar çıkmaz evinin yolunu tutuyor, yol boyu dizilmiş ağaçların yaprakları ile örtünen caddeleri hızlı adımlarla arşınlıyordu. 

 Evinin kapısından girer girmez de salon kapısının sağ tarafında bulunan ışığın düğmesini karanlıkta yokluyor, bulduktan sonra yakıp ötede bulunan koltuğa kurulmaya gidiyordu. 

 Oturduktan sonra yaptığı tek bir eylem vardı, yıllardır rengi bile solmamış olan, ilk günkü görüntüsünü muhafaza etmeyi başarmış, cüzdanından asla eksik etmediği mor renkli kağıdı incelemek. 

 Bu eylemi her gün, evde bulunduğu  ilk andan yatağa girdiği ana kadar sürdürüyordu. Saatlerin geçtiğini fark etmiyordu.
Kâğıt yerindeydi. Hayat yerinde değildi.

Öyle ki bu kağıdı defalarca rüyalarına konuk etmişliği de vardı. 

Rüyasında mor renkli kağıdın önce parçalara ayrıldığını, sonra da yere saçılan ufak kağıt parçalarının ise destelerce paraya dönüştüğünü görüyordu.

Kağıt ile ilgili gördüğü tek rüya buydu.

*****

 Satıcı adamın verebileceği herhangi bir makul cevap ile kapanabilecek konu uzadıkça uzamış, yedi yıldır gizemini koruyan bir sır halini almıştı. 

 Bu sırrı çözmek; yemek yemek, nefes almak gibi temel ihtiyaçların yanına eklenmişti. Sonuca ulaşması elzem bir başlangıçtı artık. Mesele şu ki ne zaman başladığı da belli değildi. 

******

Tekrardan o güne gelecek olursak, sevinçli bir adamın elinde salladığı biletin varlığını tartıştığımız o gün, olayların da bazı çözümlere kavuştuğu gündü. 

Adam sabah uyandığı vakit, işe gitmek üzere hazırlanması gerektiği düşüncesi ile hareket ediyordu ki o günün yani pazar gününün tatil günü olduğunu anımsadı. 

 Uykum gelir umuduyla tekrardan yatağa dönmeyi düşünse de kendini çok iyi tanıdığından akşama kadar tekrar uyuyamayacağını biliyordu. 

 Bu nedenle işe gitmeden önce gerçekleştirdiği rutinleri gerçekleştirmeye koyuldu. Önce dişlerini fırçaladı, sonra yüzünü yıkadı, en sonda duşunu aldı. 

 Mutfağa girdiği vakit kendine her zaman yaptığı peynirli ve haşlanmış yumurtalı sandviçi hazırladı.
 Yanına da yarım bardak süt doldurduktan sonra kahvaltısını yapmaya başladı. 

 Normalde tatil günlerini yatakta geçirmeyi sevdiğinden, böylesine erken bir saatte ayakta olmak onu boşluğa itmişti. Saat henüz sabahın altısıydı ve yapacak hiçbir şeyi yoktu. 

Tekrardan yatak odasına döndü, yatağını topladı. 
 Uzun süredir aklında bulunan bir eylemi devreye sokmanın zamanının geldiğini düşünerek, tozlanmış abajurları temizlemeye koyuldu. 

 Tam da bu esnada dikkatini dağıtan bir olay gerçekleşti. 

 Abajurun sarı başlığını silmek ile meşgul olduğu esnada komodinden bir şeyin düştüğünü hissetti.

 Düşen şeyi yerden kaldırmak için eğildiğinde şaşırdı, düşen bizzat komodinin çekmecesiydi.  Çekmecede bulunan siyah, beyaz, kırmızı renkli donlar ile donların altına sakladığı silah yerde dağınık bir şekilde duruyordu, işin garibi komodindeki tüm eşyalar yere saçılmışken mor renkli kağıt komodinin üstünde duruyor, dalgasız bir deniz gibi usulca seriliyordu. 

 Oysa ki adam, kağıdı her akşam yatmadan önce yaptığı gibi komodinin şuanda yerde olan çekmecesine koymuştu. 

Çekmeceyi ve eşyaları olduğu gibi bırakarak kağıdı eline aldı. 

 Kağıt ile arasında oluşan huzursuz ilişkinin son bulması umuduyla kağıdı tam ortadan yırtmaya karar verdi, sağ ve sol elini kağıdın zıt uçlarına yerleştirerek ellerinden birini aşağı birini yukarı doğru hareket ettirdi fakat kağıt tüm kuvvetlere direndi. 

Sanki parçalanmak istemiyordu.


*******

 Kağıdı tam iki saattir yırtmaya uğraşıyordu ama ne yapsa nafileydi. 

 Eliyle yırtmayı başaramadıktan sonra makas ile kesmeyi denemiş, o da olmayınca çakmak ile yakmıştı. Fakat kağıt ilk gün olduğu gibi durmaya devam ediyor, renginden ve dokusundan ödün vermiyordu.

 Oluşan tüm bu stresi yüklenemeyeceğini düşünen adam az da olsa rahatlamak için dolaptan viski almaya karar verdi. 

 Dolabın üst rafında daima bulundurduğu viskiye bakındı ama yerinde bulamadı. Bir anda neden bulamadığını anladı, geçen gece koca bir şişenin tamamını içmişti.

 Gözünün önünden ayırma riskini alamadığı mor kağıdı cüzdanına koydu ve viski almak üzere markete gitmeye karar verdi. 

 Alacağı ürünleri önünden iteklemekte olduğu market arabasına dolduruyordu; viski, ekmek, makarna, büyükçe bir makas, markette bulunan tüm bıçaklar, kağıt öğütme makinesi...

 Kasadan ürünlerini geçiren turuncu saçlı, kadın kasiyer tutarı söyledikten sonra indirimde olan ürünlerden almak istediği bir ürün olur mu diye sordu, adam bu soruya başını olumsuz manada sallayarak yanıt verdi. 

 Yaptığı alışverişin tutarı olan yüklü meblağı ödemek için cüzdanını çıkardı. 

Cüzdanından kredi kartını alacağı esnada elinde garip bir dokunun varlığını hissetti, ne olduğuna bakmak istediğinde hayatının şokunu yaşayacağından habersizdi çünkü elinde tuttuğu kağıt üç gün önce açıklanan yılbaşı piyangosunun rakamlarını içeren biletti. 

********

Bileti görmesi ile dışarı fırlaması bir oldu. 

Yılbaşı programını gözünü kırpmadan izlemişti, bunun nedeni elinde tuttuğu piyango biletiydi. 

Her sene içinde bulunduğu kötü hayattan kurtulmanın anahtarı olmak gibi bir misyon yüklediği piyango biletini alır, televizyonun başına kurulurdu. 

 Bu sene de önceki senelerde olduğu gibi hüsrana uğramıştı. 

 Gerçi pek üzülmemişti çünkü tüm insanlar bir mucize ile karşı karşıya kalmıştı.

 Biletten çıkan tek bir rakam vardı o da dokuzdu, yedi haneli biletin tamamı dokuz rakamından oluşuyordu.

İş o ya adamın biletinde bir tane bile dokuz yoktu. 

Bu duruma sinirlenen adam, süregelen bedbin hayatının devam edecek oluşunun sinirini biletten çıkarmıştı. 

Elindeki kağıda un ufak olana kadar parçalamıştı.

*********

Şimdi bir mucizeyi elinde tutuyor, sevinç nidaları eşliğinde hoplayıp zıplıyordu. 

 Dünyada sadece bir kişide bulunan ve insanı ömür boyu, parasızlık gibi bir kelime ile karşı karşıya dahi getirmeyecek servetin sahibi olmuştu. 

 En önemlisi kaybettiği duygularının yerini bulmuştu. Bilet de o yola götürecek olan haritaydı.

Günlerdir aç, susuz kaldığı insaniyetin yere düşen kırıntıları ile karnını doyurmaya çalışmıştı. Hayatının olumsuz rotada ilerlemesine karşı koymamış, en ufak bir mücadele dahi göstermemişti. 

Şimdi işler değişmişti. Kendini yeniden hissetmek, insan olduğunu, değerli bir varlık olduğunu anlamak için çırpınıp durduğu çetin mücadelenin sonuna gelmişti.

Sonuca ulaşmıştı en nihayetinde. Kurtuluş kelimesi ile bağdaştırdığı parayı şuan ellerinde tutuyordu, hem de aklın hayalin almayacağı denli büyük bir para. 

Uzun sürerdir hasret kaldığı hislerin ayaklarından başlayarak kafasına doğru zuhur ettiğini hissediyordu, biliyordu. Tekrardan yaşadığını hissediyordu.

**********

Böylesi bir dileğin gerçekleşmesi insanlığın ilk defa şahit olduğu bir durumdu. 

Sınırsıza yakın bir paranın esiri olmak için feda edemeyeceği şey bulunmayan insanlık için bu durumu izlemek ağır yük olurdu, oldu da. 

Etrafta olan biteni izleyen insanlar, adamın sevinç kaynağını bulduktan sonra ilk çağda hayatta kalmaya çalışan atalarına nispet yapar gibi davranmaya başladı ve elindeki bileti sallayan adamın üzerine çullandı. 

Çığlıklar, ayak sesleri, kopan nefesler birbirine karıştı. Adamın elindeki kâğıt parçalandı. Herkes bir parça kaptı, sonra yere attı. Kimse işine yaramayan şeyle ilgilenmedi.

Adam yerde yatıyordu.

Sol bacağı yoktu.

Yerde yatarken, satıcının nasıl ayakta durabildiğini düşündü.

Kan, karın üzerinde yayılıyor; sıcaklığıyla beyazlığı bozuyordu. Etrafında toplanan kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Eller boştu. Gözler aradığını bulamamıştı.

Rüzgâr, biletin son parçalarını da alıp götürdü. Artık kimseye ait değildi. 

Adam nefes almaya çalıştı. Göğsü inip kalktı, sonra durdu.



*













Yorumlar