Üç Bin Gün

 



ÜÇ BİN GÜN


Yeni kestirdiği beyaz saçlarını, ceketinin cebinden çıkardığı ufak siyah tarakla taradı. Sağ ve sol eliyle saçına son bir kez şekil verdikten sonra, her gün uğradığı mekâna doğru yürümeye başladı.

Griyle pembenin uyumsuzluğunu pervasızca sergileyen kaldırımların çoğu yerinden sökülmüştü; yürüyüşü, fark edilmesi güç tuzaklarla doluydu. Birkaç kez sendeledi. Her seferinde adımlarını yavaşlatmak zorunda kaldı.

Yaşı artık inkâr edilemeyecek bir eşiği geçmişti. Attığı her adımı hesaplıyor, düşerse yeniden kalkamayabileceğini biliyordu. Eskiden üzerinde durmadığı ayakların, yıllar geçtikçe ne büyük bir nimet olduğunu acı bir açıklıkla kavramıştı.

Yan tarafına her renkten arabanın boylu boyunca park edildiği gri, uzun kaldırımlarda oturacak bir yer aradı. Bulamadı. Hayatta olduğu gibi burada da kendine ait bir boşluk yoktu.

Bir süre sonra, kötü de olsa bir yer bulabildi.

Siyah sedanla beyaz panelvanın arasında kalan dar aralığa geldi. Dizlerini kırıp kaldırıma oturdu. Tam karşısındaki postaneyi izlemeye başladı.

Hafsa, yeni bir işe başlayacak olmanın heyecanıyla adımlarını hızlandırarak yürüyordu.

Hayallerini süsleyen hayat, attığı adımlarla birebir örtüşmese de, elindeki imkânlarla doğru basamakları aramaktan vazgeçmemişti. Hayali tarih öğretmeni olmaktı.

Bu hayalin tohumu, çocukluğunda, dedesinin onun için özel olarak yaptığı hasır sandalyede atılmıştı. Annesine her gün ısrar eder, iki sokak ötede oturan dedesini ziyaret edebilmek için bahaneler üretirdi. Asıl isteği, dedesinin anlattığı hikâyeleri zihninde yeniden kurabilmekti.

Dinlemeyi en çok sevdiği hikâye, defalarca anlattırdığı o trajediydi: Affetmeyen Kral ve Onun Kaderi.

Hikâye, on altıncı yüzyılın sonlarına doğru yaşanan bir hadiseyi anlatırdı. Dönemin İspanya Kralı II. Felipe, Avrupa’nın en güçlü hükümdarlarından biri olmakla birlikte son derece gururlu ve kinciydi. Krallığın en yetenekli mühendislerinden Juan de Herrera, sarayın inşası sırasında küçük bir hata yapmış; bunun sonucunda duvarlardan biri birkaç santim eğilmişti.

Durumu gören Felipe öfkelenmiş, Juan’ı azarlamıştı. Juan hatasını düzeltip özür dilese de fayda etmemiş; kral onunla bir daha konuşmamıştı.

Günler böyle geçerken elim bir olay yaşanmıştı. Kral sarayda gezinti yaparken merdivenden düşmüş; kafasını taşa vurmak üzereyken bir el tarafından kurtarıldığını fark etmişti. Arkasını döndüğünde, eskiden beri tanıdığı yüzle karşılaşmıştı: Juan de Herrera.

Felipe, her ne kadar utanıp sıkılsa da özür dilememiş ve tarihe geçecek şu cümleyi kurmuştu:

“Tanrı herkesi affetsin; ben hâlâ öğrenemedim.”

Hafsa bu hikâyeyi her dinlediğinde kendini mühendisin yerine koyar, her seferinde içi daralırdı. Tanrı’nın bile affettiği günahların bazı insanlarca neden bu denli bağışlanmadığını anlayamazdı. Hikâyeyi tekrar tekrar dinlemek istemesinin nedeni, Felipe’nin düştüğü durumdan duyduğu tuhaf hoşnutluktu.

Adam bulunduğu noktanın azizliğine uğramış, beklenmedik bir misafiri ağırlamak zorunda kalmıştı. Beyaz renkli bir kedi arabaların altından sürüne sürüne çıktı; hızlıca adamın kucağına atıldı. Ani atlayışla derin düşüncelerinden sıyrılan adam, ilk anda irkilse de durumu kabullendi. Kucağındaki kediyi okşamaya başladı.

Bir yandan kucağında uzanan kediyi yavaşça okşuyor, bir yandan da karşısındaki postaneyi izliyordu. Zaman, bakışlarının içinde ağırlaşıyor; mekân, sesini yutuyordu.

Ragıp bundan yıllar önce, çalışmaya başladığı o günleri düşündü. Lisans eğitimini tamamladıktan sonra hedef tahtasına koyduğu kimyagerlik mesleğini icra etmek istemiş, fakat başaramamıştı. Hayatını idame ettirmek zorundaydı; bunu kendinden çok ailesi için yapmalıydı.

Yıllardır aynı mahallede oturduğu bir tanıdığın tavsiyesiyle postanede memur olarak işe başlamıştı. Geçici sandığı bu iş, zamanla hayatının omurgasına dönüşmüştü.

Kadın, yeni işinde atacağı ilk adımların diğer çalışanlarda ve en önemlisi patronunda bırakacağı intibanın belirleyici olacağının farkındaydı. Çalışacağı şirketin bulunduğu sokağın başına geldiğinde durdu; yakınlarda duran siyah sedanın yanına yaklaşıp arabanın aynasında saçını ve makyajını kontrol etti. Henüz yeni boyattığı kıvırcık, kumral saçlarını savurdu, yeşil gözlerini belirginleştiren rimelin akmadığından emin oldu.

Hem işin stresi hem de havanın sıcaklığı yüzünü terletmişti; neyse ki makyajı bozulmamıştı. Bu görüntü, özgüvenini ayakta tutmasına yetti. Üzerindeki ütülü beyaz gömleği düzeltti ve yoluna devam etti.

Tüm bunları yaparken siyah sedanın hemen yanında oturan adamı fark etmedi.

Lacivert tabelanın altında duran, iki camlı fotoselli kapı; önünde duran beyaz kediyi insan olarak algıladığından Hafsa bir süre kapının kapanmasını ve yeniden açılmasını beklemek zorunda kaldı.

Kedi, sokulganlığıyla arkasında beliren kadına sürtünüyor, bacaklarına dolanıyordu. Hafsa, hayvanları incitmemeyi ilke edinmişti; fakat ilk iş gününde herhangi bir aksiliği göze alamayacağını biliyordu. Bu yüzden kediyi sağ ayağıyla hafifçe itekledi.

Ürken hayvan geldiği yöne, siyah sedana doğru koştu.

Böylelikle Hafsa, hayatın belirsiz, gelgitli ırmağına karşı ilk kulacını attı. Çalışacağı şirkete girdi.

İçeri adımını attığı esnada bundan sonra neler yaşayacağını, hayatın ona ne getireceğini düşündü. Verdiği kararı son bir kez daha tarttı, pişman değildi. Sonsuz ihtimallerin varlığı, süregelen yokluğa yeğdi; en ufak olumlu ihtimal için bu hayatta ne olumsuzluklar feda edilmezdi.

Adamın elleri titriyordu. Kontrollü davranmaya çalışsa da başaramıyordu; az sonra yaşayacağı rahatlamanın ne kadar iyi geleceğini düşünmeye uğraşıyordu. İçinde bulunduğu hâletiruhiyeye bakılırsa bunun pek mümkün olmadığı da açıktı.

Üzerindeki baskıyı bir nebze hafifletmek için ayağa kalktı; faydasını görmedi. Üstelik ayaklarının da titremesi, vücudunu iyice zayıf düşürmüştü. Artık ne gerekiyorsa yapmalıydı; yoksa bir daha yapacak kudreti kendinde bulamayacaktı.

Mavi ceketinin iç cebinden siyah tarağı çıkardı. Tarağı beyaz panelvanın altına doğru fırlattı. Bir yanlışlık yapmak istemiyordu.

Elini yeniden cebine attığında aradığı şeye ulaştı: pimi çekilmek üzere olan bir bomba.

Postane ile hemen yanındaki turizm acentesinin taşıdığı izler silinmişti; öyle ki bir zamanlar insanların bu mekânlara girip çıktığını tahayyül etmek zordu. Ruhunu kaybetmiş bu diyarlara bir teslimiyet hâkimdi. Kaybedilen insanlar ve hiç var olmamış dükkânlar, yokluğun hakimiyetine girmişti.

Ragıp, bir zamanlar hayata neşeyle bakabilen o kadim azınlığın içindeydi. Okuldan yeni mezun olmuş, ister istemez beklentiler biriktirmişti; fakat işler ne o vakit ne de sonrasında istediği gibi gitmişti.

Yirmili yaşlarının başında bulaştığı postane işi, yavaş yavaş sonunu getirmişti. Para kazanmıştı ama mutsuzdu; çünkü hiçbir zaman sevdiği işten para kazanmanın hazzını tatmamıştı.

Lacivert zemin üzerine kazınmış beyaz harfler, firmanın nihai amacını kusursuz bir açıklıkla yansıtıyordu. Okyanus gibi tasvir edilen mavi dalgalar ve dalgaların üzerinde süzülürcesine ilerleyen uçağın silüeti, vaat edilen özgürlüğün sessiz gösterisi gibi gözüküyordu.

Firmanın tek dayanağı güvendi. Müşteri memnuniyeti üzerine kurulu bu yapıyı büyüten şey, çalışanların yarattığı istikrar ve samimiyet duygusuydu. Bu nedenle firmanın kurulduğu günden itibaren, bünyesinde barındırdığı çalışan profili birbirine benzerdi: Keskinlikten uzak, muğlak bakışlar; asla kıvrılmayan dudaklar ve kalemle çizilmiş gibi sabit, düz kaşlar.

En makul olanlar, sorgulamayanlardı. Hâline razı gelen, yalnızca bağlı olduğu kurumun çıkarını gözeten, bu uğurda geri kalan her şeyi umursamayanlar... Bu çalışanlar firma için velinimet sayılırdı.

Hafsa, kendisine ayrılan masaya geldiğinde bu hissi daha ilk bakışta duydu. Üzerinde kalın yapraklı bir salon bitkisi, kalemlik, boş bir çerçeve, bilgisayar ve yeni çalışanlar için bırakılmış küçük hediyeler bulunan beyaz plastik masa, insanın ruhunu daraltan bir sadeliğe sahipti.

Hediyeleri—bir kol saati, yedek pili ve yaz temalı bir kartpostal—siyah çantasına sıkıştırdı. Masadaki  boş çerçeveyi, hayatında anlamlı bir yüzle dolduracağı güne kadar çekmeceye kaldırdı. Geri kalan her şey yerli yerinde kaldı.

Bilgisayarın güç tuşuna bastı. Böylelikle Hafsa, yeni işine resmen başlamış oldu.

Karşısında duran uzun boyunlu adamı fark etmemek mümkün değildi. Daha önce karşılaşmadığı, rastlanması da pek mümkün olmayan bu adam, ister istemez dikkat çekiyordu. Ağız içine doğru kıvrılan uzun bıyıkları, iri ve simsiyah gözleri, o gözleri daha da belirgin kılan ince kaşlarıyla alelade insanlardan ayrılıyordu.

Adamın söze girmesiyle Ragıp’ın düşünceleri dağıldı.

“Neden böyle bir şeyi yapma gereği duydun?”

Ragıp sakince cevap verdi.

“Kendime yaşadığımı ispat etmem gerekiyordu. Bazen insan, gördüğü ve yaşadığı şeylerin içinde kayboluyor; gerçekliğin algıdan ibaret olduğu yanılgısına kapılıyor.”

“Soruma cevap vermedin.”

Adam sandalyede huzursuzca kıpırdandı. Gözlerini Ragıp’a dikti.

“Hep soruyordum kendime,” diye devam etti Ragıp. “Bu bir rüyaysa neden buradayım? O kadar ihtimal varken neden bu bedene, bu işe, bu hayata doğdum? Sonsuz ihtimallerin dolaştığı evrende kanat çırpan bir kuştum ve en kötü dala kondum.”

“Ya da?”

“Ya da cezalandırılmıştım.”

“Peki ne sonuca vardın?”

“Hiçbiri,” dedi Ragıp gülümseyerek. “Her şey bir yanılsamadan ibaret nasıl olsa, tıpkı senin gibi."

Bu sözden sonra adamın boynu yavaşça uzamaya başladı. Bedeni sandalyede sabitken boynu tavana doğru uzanıyor, görüntüsü bir zürafayı andırıyordu. Başını eğip Ragıp’a bakmaya devam ediyordu.

Sessizlik, ofisin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Bilgisayar ekranları açık, imleçler sabit; klavyeler suskundu. İnsanların varlığı, nefes alıp vermeleriyle değil, yalnızca oturdukları sandalyelerin ağırlığıyla hissediliyordu.

Ragıp kapıdan içeri girdi. Yavaş adımlarla Hafsa'nın oturduğu masaya doğru yürüdü. Masanın karşısında duran sandalyeye oturdu.

Ragıp, masanın karşısında duran kadına baktı. Hafsa’nın yüzündeki tedirginlik, ilk iş gününün doğal gerginliğinden çok daha derin bir yerden besleniyordu. Gözleri, karşısındaki adamın söylediklerini anlamaya çalışırken, anlamamak için de çırpınıyordu.

“Bir yere gitmek istiyorum,” dedi Ragıp.

Hafsa, otomatik bir refleksle sordu:

“Tabii. Cennete mi gitmek istersiniz, cehenneme mi?”

Sözler ağzından çıkar çıkmaz pişmanlık duydu. Daha önce söylemediği, söylemeyi aklından bile geçirmediği bir cümleydi bu. Ragıp ise hafifçe gülümsedi.

“Arafta kalmayı yeğlerim.”

Bu cevap, odanın havasını değiştirdi. Hafsa, istemsizce geriye yaslandı. Karşısındaki adamın bakışlarında alışık olmadığı bir kesinlik vardı.

“Utanmana gerek yok,” dedi Ragıp. “Varlığın, benim aklımın düşleyebildiği kadar.”

“Ne demek istiyorsunuz?”

Ragıp sandalyede öne doğru eğildi.

“Sana bir sır vereceğim,” dedi. “Ama bunu duymaya hazır değilsin.”

Hafsa’nın kalbi hızlandı. İçgüdüsel bir tepkiyle ayağa kalkmak istedi, fakat bedenine söz geçiremedi.

“Sen,” dedi Ragıp, sesi alçak ama keskin, “bir ölüsün.”

Hafsa ayağa fırladı.

“Ne saçmalıyorsunuz! Gidin buradan.”

Ragıp yerinden kıpırdamadı. Sanki odadaki tek canlı oydu.

“Dinlemek zorundasın,” dedi sakinlikle. “Çünkü seni öldüren kişiyle konuşuyorsun.”

Hafsa etrafına baktı. Yardım isteyebileceği kimse yoktu. Diğer çalışanlar başlarını ekranlardan kaldırmıyor, olup biteni görmüyorlardı. Ya da görüyor, görmemeyi seçiyorlardı.

“Yaşam,” diye devam etti Ragıp, “sana öğretildiği gibi bir şey değil. Buradaki insanlar, onlar yoklar. Sadece seni burada tutmak için varmış gibi görünen gölgeler.”

Sözlerini bitirdiği anda, masaya sertçe vurdu.

Kalemler devrildi, kâğıtlar havalandı. Ve o anda, ofisteki insanlar birer duman gibi çözülmeye başladı. Sessizce, kapıdan dışarı süzüldüler.

Hafsa çığlık atmak istedi, sesi çıkmadı.

Ragıp ile baş başa kalmışlardı.

“Her şeyi en başından anlat,” dedi Hafsa, sesi titreyerek.

Ragıp cebinden tarağını çıkardı, beyaz saçlarını taradı.

“Olanların sorumlusu benim,” dedi. “Ve senden özür dilemem gerekiyor.”

Ragıp bir an sustu. Sessizlik, az önce dağılan ofisin küllerinden yapılmış gibiydi; ağır ve yakıcı. Hafsa’nın gözleri ondan ayrılmıyor, bir cevap değil, bir anlam arıyordu.

“İnsanları başka hayatlara son verme noktasına getiren tek bir duygu vardır,” diye başladı Ragıp. “Öfke.”

Başını sandalyenin arkasına yasladı, gözlerini kapadı. Konuşmaya bu vaziyette devam etti.

“Ne sebeple birini öldürürsen öldür,” dedi, “altında yatan nihai neden öfkedir. Bazen karşındaki insana, bazen seni o hâle getiren hayata, bazen de kendine.”

Hafsa’nın sesi titredi.

“Siz kime öfkeliydiniz?”

Ragıp, sorunun cevabını yıllardır bekliyormuş gibi konuştu.

“Hepsine.”

Bir süre sonra devam etti.

“Gençtim. Hayatın başında olduğumu sanıyordum. Tek bir hayalim vardı: laboratuvarlarda yaşlanmak, kimyager olmak. Ama olmadı. Kaç kapı çaldıysam yüzüme kapandı.”

Sesi ilk kez çatladı.

“Babam öldü. Evde annem ve kardeşlerim kaldı. Hayal kurma lüksüm bir anda borca dönüştü. Çalışmak zorundaydım.”

Derin bir nefes aldı.

“Postaneye böyle girdim. Geçici sandım. Sonra yıllar geçti. Ben geçici sandığım hayatın içinde kalıcı oldum.”

Hafsa, istemsizce ayağa kalktı. Ragıp’ın yanına gitti ve onu şaşırtan bir şey yaptı: sarıldı.

Ragıp’ın bedeni önce kasıldı, sonra çözüldü. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

“Çok pişmanım,” diye fısıldadı. “Çok.”

“Kendinizi bu kadar suçlamayın,” dedi Hafsa. “Her insan hata yapar.”

“Sizi hayattan koparan birine bu kadar iyi davranmamalısınız,” dedi Ragıp, sesi boğuk. “Yaşamınızı elinizden alan birine.”

Hafsa omuz silkti.

“Olan olmuş bir kere,” dedi. “Eylemler bittikten sonra pişmanlıkları düşünmek gereksizidir.”

Ragıp başını kaldırdı.

“Beni kullandılar,” dedi. “Yıllarca. Bir bez gibi. Sonra işim bitince attılar. Annemi, kardeşlerimi, eşimi kaybettim. Onların yüzüne bakacak zamanım bile olmadı.”

Hafsa sessizce dinledi.

“Bu yüzden,” dedi Ragıp, “orada çalışan insanlara bir son vermek istedim. Farkında olunmayan bir ölümdense, gerçek bir ölüm daha dürüst geldi bana.”

“Ve o insanların arasında ben de vardım,” dedi Hafsa.

“Evet,” dedi Ragıp. “Henüz yokluk sana bulaşmamıştı. İşteki ilk günündü.”

Hafsa’nın yüzündeki ifade yumuşadı, ardından tuhaf bir dinginliğe dönüştü. Sanki ölümün üzerine düşmekte olan bir yaşamın rahatlığı çökmüştü omuzlarına. Acıdan, hüzünden, dünyadan uzak bir yerdeydi artık.

“Belki de,” dedi yavaşça, “beni o insana dönüşmeden öldürmeniz yararıma olmuştur. Mutsuz bir hayat yaşama ihtimalim vardı. Ölmeden önce umutluydum.”

Sözlerini bitirdiğinde yüzünde beliren kararsızlık ifadesi silinmedi.

“Ve burada da,” diye ekledi, “öyle kalacağım.”

Ragıp, bildiği kötü haberleri vermek zorunda kalan biri gibi kıvranıyordu.

“Maalesef öyle değil.”

Hafsa’nın kaşları çatıldı.

“Nasıl yani?”

“Tam üç bin gündür,” dedi Ragıp, “bilincim açık bir şekilde buradayım. Araf olduğunu tahmin ettiğim bu yerde. İstisnasız her gün aynı senaryoyu yaşıyorum.”

Hafsa, anlatılanları kaçırmamak için ona biraz daha yaklaştı.

“Her gün,” diye devam etti Ragıp, “kendimi kaldırımın kenarında, kucağımda beyaz bir kediyle buluyorum. Bu an, senin ölümünden yaklaşık bir saat önce yaşadığım an.”

Sesi kısılmıştı.

“Sonra cebimden bombayı çıkarıyorum. Postanenin olduğu yere doğru fırlatıyorum. Dünya tersine dönüyor. Bağırışlar, çağırışlar… Ve en son bir kedi miyavlaması.”

Hafsa’nın gözleri doldu.

“Sonra ne oluyor?”

“Perde kapanıyor,” dedi Ragıp. “Her şey kararıyor. Uyandığımda kendimi bir sorgu odasında buluyorum. Upuzun boyunlu, hilkat garibesi bir adam beni sorguluyor.”

Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:

“Sonra yine buradayım. Senin karşında. Öylece affedilmeyi bekliyorum.”

Hafsa bir an düşündü.

“Ben seni affediyorum,” dedi.

Ragıp’ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi.

“Bunu söylerken samimi değilsin,” dedi. “Ben istediğim için söylüyorsun.”

Hafsa’nın sesi bir anda sertleşti.

“Yani,” dedi, “benim iradem yok mu?”

“Başta vardı,” dedi Ragıp. “İlk günlerde bana kızdın. Hatta beni öldürmeye çalıştığın günler oldu. Ama gün bittiğinde her şeyi unutuyordun.”

Hafsa’nın yüzü soldu.

“Sonra,” diye devam etti Ragıp, “sözlerini, tepkilerini kontrol edebildiğimi fark ettim. Ve o günden beri kendimi affettirmek için senin ağzından bu cümleyi duymaya çalışıyorum.”

Hafsa yumruklarını sıktı.

“Çünkü beni affeden sen değilsin,” dedi Ragıp sessizce.

Hafsa’nın gözleri karardı.

“Evet,” dedi, dişlerini sıkarak. “Seni affetmeyeceğim.”

Bu söz, ofisin duvarlarına çarpıp geri döndü. Sanki mekânın kendisi bile bu cümleyi kabul etmek istemiyor, yankıyı çoğaltıyordu.

Ragıp’ın yüzü kasıldı. Yıllardır kaçtığı, her döngüde başka bir kılığa soktuğu o duygu yeniden ortaya çıkmıştı: öfke. Ama bu kez yönü dışarı değil, içeri dönüktü.

“Affedilmeyi hak ettiğimi hiç düşünmedim,” dedi. “Ama affedilmediğimi duymak, bu başka.”

Ayağa kalktı. Adımlarını kontrol etmeye çalışsa da titrediğini gizleyemiyordu.

“Burada,” diye devam etti, “ne sen gerçekten ölebiliyorsun ne de ben gerçekten yaşayabiliyorum. Araf dediğin şey bu işte: tamamlanamayan ölümler.”

Hafsa yerinden kalkmadı. Gözlerini Ragıp’tan ayırmadan konuştu.

“Beni burada tutan sensin,” dedi. “Ama seni burada tutan da benim.”

Bu cümle Ragıp’ı durdurdu.

“Nasıl?”

“Beni affettiğimi duymadan buradan çıkamayacağını biliyorsun,” dedi Hafsa. “Ama ben bunu gerçekten söyleyemem.”

Sessizlik yeniden çöktü.

Ragıp, cebine uzandı. Bu kez eline siyah tarak değil, hayal meyal hatırladığı o soğuk metal hissi geldi. Bomba yoktu; ama alışkanlık hâlâ oradaydı.

“Her gün,” dedi kısık sesle, “aynı hatayı yapıyorum. Aynı sahneyi oynuyorum. Sanki başka bir ihtimal yokmuş gibi.”

Hafsa başını salladı.

“İhtimal var,” dedi. “Ama bedeli ağır.”

“Ne bedeli?”

“Gerçeği kabullenmek.”

Ragıp güldü. Kısa, acı bir gülüştü.

“Gerçek dediğin nedir?”

“Senin affedilmeyeceğin,” dedi Hafsa. “Ve bununla yaşamak zorunda olduğun.”

Bu sözle birlikte ofisin ışıkları titredi. Duvarlar, masa, sandalyeler sanki çözülüyordu. Gerçeklik, ilk kez bu kadar açık bir şekilde dağılmaya başlamıştı.

Ragıp dizlerinin üzerine çöktü.

“Ben bu yükle nasıl yaşayacağım?”

“Yaşamayacaksın,” dedi Hafsa sakinlikle. “Uyanacaksın.”

Bir uğultu yükseldi. Ofis, sesini yitirmiş bir beden gibi titredi. Duvarlar artık tutunamıyor, ışıklar kendi ağırlıklarına yeniliyordu. Hafsa’nın yüzü bulanıklaştı; çizgileri silinen bir resim gibi geriye çekildi.

“Gitme,” demek istedi Ragıp. Sesi çıkmadı.

Hafsa ona son kez baktı. Ne merhamet vardı gözlerinde ne de öfke. Yalnızca kabulleniş vardı.

“Affetmek,” dedi, “sana borçlu olduğum bir şey değil.”

Ve ardından her şey çöktü.

Ragıp gözlerini açtığında her yer beyazdı.

Keskin bir antiseptik kokusu, bilincin önüne geçerek ilk fark edilen şey oldu. Göğsü düzenli aralıklarla inip kalkıyor, boğazına kadar uzanan bir tüp nefesini bölüyordu.

Kıpırdayamadı.

Gözlerini güçlükle sağa çevirdiğinde odada bir silüet fark etti. Uzun boyunlu adam, yatağın kenarında oturuyordu.

“Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu adam.

Ragıp cevap vermek için acele etmedi. Bir süre tavana baktı.

“Rahatlamış,” dedi sonunda.

Adam başını eğdi.

“Anlamışsın.”

“Hayır,” dedi Ragıp. “Sadece kabullendim.”

Bir bip sesi duyuldu.

Ardından bir tane daha.

Gözleri doldu.

Hatırladı.

Postane.

Bomba.

Hafsa.

Yaşlar yanaklarından sessizce süzüldü. Bu kez kimse silmedi.

Uzun boyunlu adam, cebinden küçük bir şişe çıkardı. Damlaları dikkatle içine topladı. Şişe dolunca kapağını kapattı.

Ardından monitörün içine doğru eğildi. Ve orada yok oldu.

Doktor Mehveş Hanım, camekânlı odasının ferahlığında masasının üzerindeki aile fotoğrafına bakıyordu. Kocası ve iki oğlu gülümsüyordu; zamanın henüz dokunamadığı bir ana ait bir mutluluktu bu.

Kapı tıklandı.


















Yorumlar