FİLLER TEPİŞİYOR KAÇMALIYIZ
Filler tepişiyor kaçmalıyız.
Kendisinden ufak gördükleri canlıları bir bir ezip geçiyor, umursamadan, öldürdüğünün bir can oluşuna aldırmadan.
Nesiller boyunca olagelmiş vukuatların günümüzde farklı cereyan etmesini beklemek en hafif tabiriyle hayalcilik olur, yine de; insanoğlunun yakıtı olan, onu bu anlamsız dünyaya bağlayan umut kavramını hiçe sayacak, görmezden gelecek değiliz.
Yoktan var olduğumuz, ufacık bünyelerden, bulunduğumuz yerlerden; taştığımız hallere evrilmek doğamızda var. İstesek de istemesek de büyüyoruz, büyümeye devam ediyoruz.
Büyüme kavramı esasında çokça manayı barındıran geniş bir yelpazedir.
Kimi canlı için büyüme fiziksel gelişim anlamına gelirken, kimisi için bu kudretin artması, kimisi içinse şekilden ve güçten muvaffak olmayan herhangi bir ölçü birimi olabilir..
Netice itibarıyla büyüyen daima haklıdır, küçük kalan daima ölü.
Ölümden sonra haklılık payını konuşmak isteyen bir ruh ile karşılaşan var mıdır şu koca kainatta.
Öldüysen hiçbir sonucun gerekçesini önemsemezsin. Dünya üzerinde yaşamını sürdüren herhangi bir formun hayatının geri kalanında ne yapacağı ile ilgilenmezsin, çünkü sen oyunun içinde yoksundur. Ve bu acınası oyunu izlemek sana zevk vermez.
Bu nedenle hak, hukuk biz faniler için önemlidir. Bazılarımız ne kadar gerekli özeni göstermese de.
Neticede zarları sallayan bir azınlık ve o azınlığın oynattığı erler yani insanlığın neredeyse tamamı var bu oyunda.
Bu oyunda sıradan bir işlev gören herhangi bir parça olmayı hali hazırda kabullenemeyen insan, kalan parçaların ne yaptığını izlemeye dayanabilir mi?
Özellikle başında daha büyük sorunlar varken; öldükten sonraki hayatımı nerede idame ettireceğim, bundan sonra hangi tahtanın piyonu olacağım, bundan sonrası var mı?
Bundan sonrasında olacaklara dair hiçbir canlı tahminde bulunamaz, peki ölülere öldükten sonra bilgi verilir mi?
"Şuradan bilet almanız gerekiyor, gişe görevlimiz sizi çağırdığı vakit gidebilirsiniz. Hayır, cennet ve cehennem terazisi burada değil. Onun için çeşitli aşamalardan geçmeniz gerekiyor. Lütfen, daha fazla soru sormayın çünkü çok fazla müşterimiz var. Anlayışınız için teşekkür ederim."
Gişe masasının üstündeki tabelada kırmızı bir rakam yanıp sönüyor.
Tabelada koca bir "0" var. Diğer tabelalara bakıldığı zaman da aynı rakamın yanıp söndüğü görülüyor.
Elinizde tuttuğunuz kağıtta yazan rakam ile diğer tüm gişelerin tabelasında yanıp sönen rakamlar aynı ama siz sadece bir gişeye gidiyorsunuz.
Garip bir şekilde o masanın sizi çağırdığını hissediyorsunuz.
Rakamlarla ilgili durumu gişedeki ilgisiz ve umursamaz görevliye soruyorsunuz, o da size "Burada herkes eşittir, herhangi bir konuda ayrımcılık yapmamız mümkün değildir." diyor.
Durumu kabulleniyorsunuz çünkü başka bir şansınız yok.
Gişe görevlisi olan kadın ile hatırlamadığınız, büyük ihtimalle de hiçbir zaman hatırlayamayacağınız bir konuşma gerçekleştiriyorsunuz.
Ve bilinç sizinle tamamen vedalaşıyor.
Artık dünyadaki varlığınıza yabancısınız, o emanet bir bedendi, başka ruhlar tarafından giyilmeyi bekleyen.
Son düşündüğünüz bu oluyor. Bir insan varlığına böyle veda ediyor.
Filler kendi aralarında tartışıyorlar.
Masada önemli konular var, hangi tarafa adım atacaklarına karar verecekler. Bir sürü tartışmanın ardından nihai karar veriliyor.
En büyük filin söylediği uygulanacak, yani kuzeybatı yönüne doğru bir adım atılacak.
Bir filin "En büyük fil" olması için hangi niteliklere sahip olması gerektiği yıllardan beri süregelen bir tartışmadır.
Bunun için birçok tartışma yaşanmış ve sonunda fillerden biri, kendini en büyük fil ilan etmiş.
Peki en büyük fili, en büyük fil olarak atayan kimdi?
Bu sorunun cevabını verecek olan diğer canlılardı çünkü en büyük filin onlara bir borcu yok. Onların en büyük file borcu vardı.
Halkın, liderlerden bir şeyler beklemesi saygısızlık, şükürsüzlük olarak görülür. En azından bu evrende öyle.
En büyük fili, bulunduğu mevkiye getiren irade kimdir?
Bu soru yıllardır tartışılıyor.
Lakin henüz bir cevaba ulaşabilmiş değiliz.
Fil kavramı; varlığını ortaya serdikten sonra en büyük fil kavramını da yanında getirmiş, kesin bir kararlılıkla fillerin içinden birini bu göreve layık görmüştür.
Bundan sonra bu unvanı almaya hak kazanacak olan filler de ilk en büyük filin gösterdiği yoldan ilerleyeceklerini dile getirmiştir.
Fakat bir sorun var ki mevki sahibi olana kadar zeytin dalıyla dolaşan en büyük fil adayları, iktidara geldikleri vakit değişiyor, keyfi atamalar ve kurallar ile fillerin bütünlüğünü tehlikeye atıyor.
Haliyle ilk en büyük filin de esamesi okunmamış oluyor günümüzde.
Başımızın üzerinde bir serinlik, bir meltem var.
Güneşin yaktığı bedenlerimiz ufak bir an için de olsa huzur buluyor.
O vakit esintinin tadını çıkarmakla meşgulüz. Fakat bu meşguliyet fazla uzun sürmeyecek.
Başımıza yapılan baskı ile uyanıyoruz rüyalardan.
Yanımıza en ufak bir eşya dahi almadan, gidiyoruz bu diyarlardan.
Bir insan için karınca ne ise bir fil için de insan odur.
Büyük bir filin ayağı beliriyor tepemizde.
Ne bir sorgu ne de bir sual var.
Emirler belliydi oysa ki; yaşamı seviyorsan, yaşamaya bu kadar bağlıysan bir filin altında dolaşmayacaksın.
Emirlere itaatsizliğin sonu ölüm demektir.
Aşağı doğru gidiyor bedenlerimiz.
Uçsuz bucaksız bir çöldeyiz.
Fil ayağını yere basmak istiyor ama basamıyor, buna engel oluyoruz. En azından kısa bir süreliğine.
Sonrasında kumun içine batmaya başlıyoruz. Bedenlerimiz yamyassı olur diye düşünüyoruz fakat orada da düşündüğümüz olmuyor.
Her zaman olduğu gibi yanılıyoruz.
Yaşam boyu peşimizi bırakmayan yanlış düşünceler, belli ki ölümde de yanımızda olacak.
Ezilmemize ramak kala son bir düşünce geçiyor aklımızdan, çölde filin ne işi var?
İhtimaller denizinde yüzüyor, tutunabildiğimiz ihtimalleri tartıyoruz.
Batmamak için hafif olanını seçip yolumuza devam ediyoruz.
Zaten biz insanlar ağır herhangi bir yükü taşımayı sevmeyiz.
Ola ki yüklenmek zorunda kalırsak da başkasının sırtına yükler, kaçarız.
Filin neden çölde olduğuna dair sorulan soruya verilebilecek en makul yanıt; dünyayı ele geçiren fillerin şımarık tavırlar içine girmiş olması ve bu nedenle de habitatları dışında yaşam sürdürme kibirliliğini göstermesi, olur.
Sırf dünyaya hükmedebilme yetisine mazhar olduğu için tüm yaşam alanlarını gasp ediyor.
Nefes alamasa dahi havasız topraklarda hüküm sürüyor.
Başkası için can olabilecek, yuva olabilecek yerleri hiç umursamadan ele geçiriyor.
Yeter ki dünyayı hakim olduğu hissi perçinlenmiş olsun yüreğinde.
Filin geniş ayakları tarafından eziliyoruz.
Önce ağzımıza çölün kızgın kumları doluyor, sonra gözlerimizde acılı yangınlar boş gösteriyor.
Yavaş yavaş bilincimiz ile vedalaşıyoruz.
Son anda bir şans daha geliyor ayağımıza.
Yine uyanıyoruz dünyaya
Kendimizi bir anda; masa boyunca uzanan, upuzun bir oy pusulasının önünde buluyoruz.
Pusulayı dikkatle incelediğimiz vakit tanıdık bir sima ile karşılaşıyoruz. En büyük fil.
Kimi, ne için seçtiğimizi bilmediğimiz seçimlerden biri daha.
Pusula da en büyük filin haricinde üç aday daha var.
Fakat işin garip tarafı diğer adaylara oy atmanız mümkün değil.
Çünkü adayların fotoğrafları sansürlenmiş ve isimlerin alt tarafına konulan, kaşe vurulması için bekleyen boş çember yok.
En büyük filin alt tarafında ise neredeyse oy pusulasını kaplayacak seviyede büyük bir çember var.
Sanki en büyük filin çemberi; sırayla diğer adayların çemberini yemiş, bu nedenle de büyüdükçe büyümüş gibiydi.
Kağıdı kaplayan en büyük fil portresini söylemeye bile gerek yok.
En büyük filin altına kaşeyi vuruyorsunuz.
Kabinden çıktığınız vakit gariplikler silsilesinin bir yenisi ile daha karşılaşıyorsunuz.
Uzunca bir masanın etrafına dizilen altı kişilik insan topluluğu, ellerine aldıkları kaşelerle en büyük file oy basıyorlar.
Ve bunu durmadan, sürekli bir şekilde yapıyorlar.
Tanıdık bir simayı görüyorsunuz.
Gözünüz gişede denk geldiğiniz kadına takılsa da o yapmakta olduğu mühim işten dolayı görmüyor.
Bulunduğunuz yerden ayrılmak istiyorsunuz.
Etrafınıza baktığınız vakit gördüğünüz tek görüntü kırmızı duvarlar.
Geçebileceğiniz bir kapı olmadığından duvarların içinden geçmeyi deniyorsunuz ve ilk denemenizde başarılı oluyorsunuz.
Tebrikler artık karanlık taraftasınız.
Çöle geri dönüyorsunuz.
Çöldeki son hatıralarınız pek iyi olmadığından dolayı ilk başta korkuyorsunuz.
Bazı şeylerin değiştiğini umarak başınızı yavaşça yukarı doğru kaldırıyorsunuz.
Ve başınızın üstünde herhangi bir fil ayağı olmadığını görüyorsunuz.
Tam rahatlayacaksınız fakat o da ne, yakınlardan bir ses geliyor.
Sesin olduğu tarafa gittiğiniz vakit tüm varlıkları bir araya toplanmış olarak görüyorsunuz; maymunlar, balıklar, uzaylılar, insanlar, filler...
Hepsi coşkuyla tezahüratlar yapıyor. Sanki ortak bir dil geliştirmiş gibiler.
Her ne kadar kendi dillerini kullanmayı tercih etseler de ortaya güzel, uyumlu bir armoni çıkıyor.
Ve sahnede pek de şaşırmayacağınız bir isim var, en büyük fil.
Bir şeyler anlatıyor.
Enteresan bir şekilde ne dediğini çok iyi anlıyorsunuz.
"Düşmanlara izin vermedik."
"Mühim olan isimler ve mevkiler değil. Neticede hepimiz aynı yolun yolcusuyuz."
"Demokrasinin ne demek olduğunu tüm dünyaya gösterdik."
Her söz bir slogana, her slogansa büyük bir alkış tufanına dönüşüyor.
Konuşmanın sonunda en büyük fil, sırayla diğer filleri takdim ediyor.
Diğer filler orada bulunan canlılara aldırmadan mitingin ortasına dalıyor.
Herkesi ezmeye başlıyor.
O curcunada ne yapacağınızı şaşırıyor, öylece kalakalıyorsunuz.
En büyük filin, coşkulu sözleri çınlıyor kulağınızda.
"Hep birlikte kazandık!"
Kazanç kelimesi ortak ama kazanılan kişiden kişiye değişiyor.
Kimisinin payına ölüm düşüyor, kimisine saltanat.
Filler, kendini diğer varlıklardan öyle üst bir konuma yerleştirmiş ki aşağıdaki hayatları görmüyor bile, ezip geçiyor.
En büyük fil ise bunu yapmaya bile tenezzül etmiyor.
Onun konumundaki biri öldürmek için bile olsa alt tabakadaki canlılarla muhatap olmaz, olamaz.
Kalabalığın içerisinden birinin size doğru geldiğini görüyorsunuz. Bu bir şempanze.
Üzerinize doğru atlamak üzereyken kendinizi son anda geriye doğru çekiyorsunuz.
Bu hareketle hayatınız kurtuluyor.
Kendinize bir can borçlusunuz artık.
Şempanze hala orada duruyor. Sizi inceliyor.
Kısa süreli inceleme faslı bittikten sonra elinizi tutuyor.
Buna itiraz etmeyi aklınızdan geçiriyorsunuz fakat hayvanın gözlerinde çaresizlik, yardım çığlığı görüyorsunuz.
Bu da el ele tutuşarak kargaşadan, ölümden kaçmanıza sebep oluyor.
Şempanze sizi kaldığı yere, yuvasına götürüyor.
Sıcak kumların ayağınızı yaktığı çölden sık ağaçların gölge yaptığı ormanlara geliyorsunuz.
Şempanzenin sırtına tutunuyor ve baya uzun bir ağacın tepesine çıkıyorsunuz.
Şempanzenin dallarla örtülmüş, gölgelikli yuvasına geliyorsunuz.
Gölgenin yarattığı serinliğe bırakıyorsunuz kendinizi.
Konuşmaya başlıyorsunuz. Anlaşılan o ki canlılar arasında dil bariyeri kalkalı uzun bir zaman geçmiş. Bunu yeni yeni fark ediyorsunuz.
"Sağ ol şempanze kardeş..."
Sözünüzü kesiyor.
"Bana lütfen Noba deyin."
Bu ricayı geri çevirmiyorsunuz.
"Peki Noba, az önce ne yaşadığımıza dair bir bilgin var mı?"
Ellerini, pişman olmuş birinin edasıyla yüzüne götürüyor.
"Biz canlılar, pek saygıdeğer en büyük fili kızdırdığımız için cezalandırıldık."
"İyi ama kimse bir şey yapmadı ki destek olmaktan, alkış tutmaktan başka."
"Belki de gerekli hürmeti gösterememişizdir, saygıda kusur etmişizdir. Emin olduğum bir şey varsa o da yaşadığımız her şeyi hak ettiğimiz. Böylesine kudretli bir varlığın; yanılacak; yanlış, yapacak hali yok ya."
O an aklınıza bir soru geliyor. Çoktan sorulması gereken ama bir türlü sorulmayan o soruyu soruyorsunuz..
"Sahi ya, kim bu en büyük fil?"
Bu soruyu duyan şempanze büyük bir kusur işlemişsiniz gibi bakıyor size, hafifçe uzaklaşıyor, aranıza mesafe koyuyor.
"Bu ne cüret!"
Şempanzenin bu tavrı karşısında şaşırıyorsunuz.
"Anlamadım. Sadece bir soru sordum. Üstelik apaçık bir şekilde hayatına kasteden birine ne için bu denli saygı duyuyorsun."
Şempanzenin öfkesi artıyor, burnundan derin derin soluyarak size bakıyor.
Siyah kıllarla kaplanmış bir pençenin yüzünüze doğru savrulduğunu fark ediyorsunuz fakat her şey için çok geç.
Kendinizi bir kez daha karanlık suların, yüksek dalgalarına doğru bırakıyorsunuz.
Bu sefer son olmasını umuyorsunuz.
Nitekim içinde bulunduğunuz dünyanın yükünü taşıyamayacağınızı düşünüyorsunuz.
Ve ışıklar sönüyor, perde yavaş yavaş kapanıyor.
Hal böyle ki siz hayattan uzaklaştıkça, o size daha bir sıkı sarılıyor.
Bir daha hatırlamayacağınız o rüyanın ardına düşüyorsunuz.
Fakat elinizde en ufak bir dayanak yok.
Mecburen uyanıyorsunuz.
Kendinize geldiğinizde bir sınıfın ortasında uyanıyorsunuz.
Başınız sarı renkli masaya gömülmüş vaziyette, yavaşça yukarı kaldırıyorsunuz.
İlk gördüğünüz büyükçe bir kürsü ve kürsünün üzerinde duran kocaman bir en büyük fil portresi.
Ve birden aklınıza geliyor.
Ellerinizi yüzünüze götürüyor, herhangi bir hasarın olup olmadığını kontrol ediyorsunuz.
Neyse ki en ufak bir sıyrık bile yok.
Bu duruma şaşırmakla beraber garip bir sevinç de hissediyorsunuz yüreğinizde.
Her ne kadar yaşamak ile aranıza kalın duvarlar örmüş gibi davransanız da yaşamadan da edemiyorsunuz.
Nefes almak, en kötü vaziyetlerde bile ufak bir umuda sarılmak bağımlılık yapmış benliğinizde.
Sınıfa diğer öğrenciler de geliyor.
Bunlar mitingde gördüğünüz canlılar.
Hiçbir şey söylemeden onları izliyorsunuz.
Onlar da siz yokmuşsunuz gibi davranıyor, olduğunuz tarafa bir an bile bakmıyor.
Tam önünüzde duran tuğla kalınlığında, kırmızı renkli kitabı açacağınız esnada öğretmen geliyor.
Bu simayı çok iyi tanıyorsunuz çünkü hafızanıza kazınmış, oradan çıkacak gibi de durmuyor.
Öğretmen, önce gişede sonra da oy sayımında gördüğünüz kadın.
Bir an göz göze geliyorsunuz. Öğretmenin yüzünde ufak bir gülümseme beliriyor.
Bu gülümseme ile beraber size doğru yürüyor, tam ağzınızı açıp bir şeyler söyleyeceğiniz esnada okkalı bir tokat yiyorsunuz.
Ne olduğunu anlamlandırmaya çalışıyor, bir açıklama bekliyorsunuz fakat hiçbir şey olmuyor.
Öğretmen arkasına bile bakmadan kürsünün bulunduğu tarafa doğru dönüyor.
Belki de arzuların sonucu olarak ortaya çıkan bir tokat yediniz, belki de bir kusur işlediniz.
Bunu biç bir zaman bilemeyeceksiniz.
Öğretmen, bembeyaz yüzüne düşen kırmızı saçları geriye doğru atıyor ve anlatmaya başlıyor.
"Bugün dersimizde işleyeceğimiz konu, her zaman olduğu gibi en büyük fil olacak."
Bu cümleyi duyan sınıftaki öğrenciler, senkronize bir şekilde ayağa kalkıyor. Sağ ellerini kaldırıp sol ellerine bir yumruk vurduktan sonra yerlerine oturuyorlar.
Siz daha ne olduğunu anlamlandıramadan, onlar oturuyor.
Oturduğu gibi de nefret dolu bakışlarını size yöneltiyor.
Öğretmen anlatmaya devam etti.
"En büyük filin tanrı tarafından seçilmiş olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki nasıl seçildiğini kim anlatmak ister?"
Bu soruya sizin haricinizde herkes el kaldırıyor.
Öğretmen en ön sırada oturan canlılardan birini, bir bukalemunu ayağa kaldırıyor.
Bukalemun başlıyor anlatmaya.
"Pek saygıdeğer en büyük fil; dünyaya teşrif ettiği vakit yer yarılmış ve yerin içinden sular fışkırmış. Anlatılan o ki su yaşamın kaynağıdır. Bu nedenle yaşam en büyük filde vücut bulmuştur. O her şeye muktedirdir."
Bu cevabı can kulağıyla dinleyen öğrenciler, bukalemunu alkışlamaya başlıyor.
Ta ki öğretmen onlara "dur" anlamına gelen bir el işareti yapana kadar.
"Peki bu durumu kabul etmeyen varlıklar olmuş mudur?"
Yine sizin dışınızda, sınıftaki tüm öğrenciler el kaldırıyordu.
Öğretmen bu sefer orta sıralardan birini kaldırdı, bu da bir köpekti.
Ufak beyaz renkli bir süs köpeği.
"Evet, olmuştur. Bu kişiler nihai düşman olarak adlandırılır. Nihai düşmanların en bilineni ve en kötüsü ise "Kötü Ruh" tur. Rivayet olunduğu üzere bizleri tehdit eden ve en büyük filin yüceliğine inanmayan bu düşmanın amacı bulunduğumuz dünyayı yok etmektir. Neyse ki en büyük filin kudretinden çekindiği için bu emellerini şuan gerçekleştirememektedir. Pek saygıdeğer en büyük fil var olduğu müddetçe başımıza en ufak bir kötülük gelmeyecektir. "En büyük file yaşam, bol bol yaşam!" sözü de bu nedenle söylenir."
Yeni bir alkış seremonisi yaşanıyordu. Bu sefer ki biraz farklıydı. Öğrenciler hem alkış tutuyor, hem de hep bir ağızdan bağırıyordu.
"En büyük file yaşam, bol bol yaşam!"
Atılan bu slogana eşlik eden öğretmen, el hareketi ile öğrencileri susturdu.
Bu esnada arka sıralardan kalkan bir el hızlıca sağa sola sallanıyor, öğrencilerden biri ısrarla söz hakkı istiyordu.
Öğretmen bu isteği karşılıksız bırakmıyor ve el kaldıran öğrenciye sesleniyor.
"Evet Noba."
Bu cümleyi duyduğunuz an başınızdan sadece kaynar sular değil koca bir yanardağın bütün lavları dökülüyor adeta.
Hızla arka tarafa doğru dönüyorsunuz ve arkada az önce yüzünüzü parçalamaya kalkan şempanzeyi görüyorsunuz.
O da sizi görüyor.
Şempanzenin verdiği ilk tepkinin şaşkınlık olduğunu fark ediyorsunuz, bu her halinden belli oluyor.
Şempanze anlık bir afallama yaşasa da kendini toparlıyor.
Ve söze giriyor.
"Dün bir insan ile karşılaştım. Kendisi bana en büyük filin kim, olduğunu sordu."
Sınıfta şaşkınlık ünlemleri dolaşıyordu.
Şempanze bu duruma aldırmadan sözlerini sürdürmeye devam etti.
"Bu soru o gittiğinden beri aklımı kurcalıyor. Kendi kendime gerçekten de en büyük fili tanıyor muyum, diye sordum. Bize anlatılanlar ile yetinmek, bir lidere itimat göstermeye yeter mi?"
Bu soru sonrası tüm sınıf buz kesmişti adeta.
Öğretmen aralığı baya bir açılan ağzını kapatma ihtiyacı hissetmeden soruyu soran öğrencisine bakıyordu.
Şüphesiz böylesine büyük bir başkaldırıya ilk defa şahit oluyordu.
Bu nedenle başta ne yapacağını bilemedi.
Şaşkınlık evresini tamamladığı vakit, önce şaşkınlıktan dolayı açılan ağzını bu sefer bağırmak için açtı.
Yüksek bir sesle bağırdı.
"Hain var! Hain var! Hain var!"
Sesi o kadar tiz ve yüksekti ki sınıfın vitraylı camları bu şiddete daha fazla dayanamayarak patladı.
Kırılan camların oluşturduğu boşluktan canlılar gelmeye başladı. Kurbağalar, karıncalar, leylekler...
Sırayla sınıfa giren canlılar zavallı şempanzenin üzerine doğru geliyordu.
Bu noktada olaylara müdahale edip, başına iş açtığınız hayvanı kurtarmayı düşünüyorsunuz fakat korku tarafından sindiriliyor, sessizce olanları izlemekle yetiniyorsunuz.
Şempanzenin kollarından ve bacaklarından tutan canlılar, onu "İsyankarlar Zindanı" olarak adlandırılan derin ve ıssız bir çukura götürüyor.
Her şeyin bir kabus olduğunu düşlüyorsunuz.
Gözünüzü ovuşturmaya başlıyorsunuz.
Başta belli belirsiz zonklamalar oluyor.
Tarif edemeyeceğiniz şekiller beliriyor önünüzde.
Başınızda bir sızı var, alnınızdan aşağıya doğru kanlar süzülüyor.
Bu sıcak sıvının nasıl aktığını anlamıyorsunuz başta.
Gözünüz kararmış vaziyette, derin bir karanlığın içindesiniz.
Bir duvara çarpıyor kafanız.
Bir daha, yine ve bir kez daha. Bir duvarın önünde duruyorsunuz.
Hem ağlıyor, hem de kafanızı durmadan duvara vuruyorsunuz.
Çok pişmansınız, o kadar pişmansınız ki daha önce yaşadığınızı sandığınız pişmanlıklar sonsuz boşlukta kayboluyor.
Şuan hiç tatmadığınız bir duyguyu tadıyorsunuz.
Kendi sorgulamalarınız ile bir canlının özgürlüğüne, ölümüne sebep oldunuz.
Bu noktada bir ikilem beliriyor kafanızda.
Bir yandan başınızı duvara vuruyorsunuz bir yandan da düşünüyorsunuz.
Soru şu:
Daha önce tutsak bir yaşam süren, düşünme eyleminin ne olduğunu bile bilmeyen bir canlıya özgürlük şansı vererek iyilik mi yaptınız, yoksa onun yaşamına mal olarak kötülük mü yaptınız.
Cevap veriyorsunuz, kendinize kötü bir insan olduğunuzu söylüyorsunuz.
Şu argümanlar beliriyor kafanızda.
Ne şekilde yaşadığının farkında olmadan yaşıyordu.
Durumu iyi değildi ama yalandan mutluluğa da razıydı.
Artık sahte duyguları bile tadamayacak.
Hasret kalacak hissetmeye.
Artık ağlamıyorsunuz çünkü gözlerinizin çukuru kanlarla doldu.
Gözlerinizi açmaya çalışıyorsunuz, ağlamak, rahatlamak istiyorsunuz. Olmuyor.
Pişmanlıklar keşkelere, keşkeler öfkeye dönüşüyor.
Önceden; kendinizi bir anda içinde bulduğunuz bu sistemi sorguluyordunuz, artık yok etmek istiyorsunuz.
Kimin kurduğu bile belli olmaya bu hükümranlığı yıkmaya kararlısınız fakat nasıl yapacağınızı bilmiyorsunuz.
Neticede siz bir insansınız ve daima fillerin altında ezilmeye mahkumsunuz.
Başta ufak bir şüphe düşse de yüreğinize aldırmıyorsunuz.
Çünkü öfkeniz barındırdığınız, hissettiğiniz tüm duyguları bastıracak kadar büyük.
İçinizdeki en büyük fil, öfkeniz.
Kafanızı duvara vurmayı bırakıyorsunuz.
Gözlerinizdeki kanları parmaklarınızla siliyorsunuz.
Kendinizi geri çektiğiniz vakit karşınızda beyaz bir mermer görüyorsunuz.
Beyaz mermerin üzerindeki kan lekeleri kurumuş, siyaha bürünmüş.
Siyahlık sizi içine çekmek üzere olan bir boşluk gibi gözüküyor.
Siyah leke gittikçe büyüyor.
O büyüdükçe siz küçülüyorsunuz.
Derin bir boşluktasınız.
Gözlerinizi açtığınız vakit etrafta uçuşan siyah tüller görüyorsunuz.
Tüller uzun ağaçların dallarına asılmış.
Rüzgar vurdukça sallanıyor.
Bağımsızlığını ilan etmek, muhtaç olduğu dallardan kurtulmak için mücadele veriyor.
Onlar da kurtulamıyor.
Ormanın ortasında toplanan şempanzeleri görüyorsunuz.
Hiç birinden ses çıkmıyor.
Derin bir sessizlik hakim, sesler ile var olan ormana. Ne bir cıvıltı ne de bir sinek vızıltısı.
Tek duyduğunuz büyük bir sızı.
Yanlarına gidiyorsunuz.
Zindana atılan şempanze için sessiz bir ağıt yaktıklarını görüyorsunuz.
Yüreğinize, kaldırabileceğiniz şüpheli bir ağırlık çöküyor.
Terazinin bir tarafı hüzne doğru kayıyor.
Onlara başınızdan geçenleri anlatmayı düşünüyorsunuz.
Bir müddet bu eylemin doğruluğunu tartıyorsunuz, doğruluk tarafı ağı basıyor.
Anlatmaya karar veriyorsunuz.
Oynadığınız kumarda kazanma ihtimaliniz düşük olduğunu biliyorsunuz, tek umudunuz alacağınız tepkinin sertlik dozajının düşük olması.
Beklentiniz, umutlarınız boşa düşüyor.
Sözlerinizi bitirir bitirmez üzerinize atılan şempanzeleri görüyorsunuz. Hemen oradan kaçıyorsunuz. Arkanıza bile bakmadan koşmaya başlıyorsunuz.
Geride bazı sesleri bırakıyorsunuz.
"Hain var! Hain var! Hain..."
Canlıları bir araya getirme planınız daha ilk denemenizde başarısız oluyor.
Ne kadar zorlu, çetin bir mücadele içine girdiğinizi fark ediyorsunuz.
Sağda solda ne kadar canlı görüyorsunuz konuşuyorsunuz fakat her konuşmanın sonunu bir kaçış ile bitiriyorsunuz.
Bu yolda tek başınıza olduğunuzu anlıyorsunuz.
Tüm canlılar isyankar şempanzeyi konuşuyor, doğrusunu isterseniz dünyada bu olayın dışında bir şey konuşulmuyor.
Sonuçta canlılar, tarih boyunca nadir gerçekleşen bir olaya şahit oldular.
O yüzden, bir müddet bu durumun yarattığı heyecan dalgasına kapılıp gideceklerdir.
Duyduklarınıza göre İsyankarlar Zindanı, bir kuşun bile çıkamayacağı ağzı tel örgülerle sarılmış, elli metrelik bir çukur.
Cezanız ise zindanda susuz ve yemeksiz bırakılmak, haliyle çok fazla dayanamıyor ve ruhunuzu istemeden de olsa teslim etmek zorunda kalıyorsunuz.
Bugüne kadar isyan eden üç canlı olmuş. Bunlar; bir aslan, karga ve son olarak şempanze.
Aslan ve karganın kemiklerini canlılar meydanında hala görebilirsiniz.
Büyük bir cam fanusun içinde sergilenmekte.
İsminde canlı kelimesi geçen bir meydanda ölümün sergilenmesi de garip bir tezat olsa gerek, diye düşünebilirsiniz.
Bu gayet doğal.
Esas konuya geldiğinizde çok fazla vaktinizin olmadığı gerçeği ile yüzleşiyorsunuz.
Bir canlının yemek ve su olmadan pek fazla süre yaşayamayacağını biliyorsunuz.
Mutlu son yazmak konusunda mahir olmayan yazarın, hikayeyi bu sefer mutlu sonla bitirmesini umuyorsunuz.
Canlılar meydanına geldiğinizde, meydana boş, büyük bir fanus koyulduğunu görüyorsunuz.
Fanusun etrafına toplanan canlılar, sanki bir ölümü değil de müsamereyi izler gibi dikkatle izliyor olanı biteni.
Anne canlılar, yavrularına itaatsizlik yaptıkları senaryoda kendilerini nelerin beklediğine dair nutuklar çekiyor.
Yavruların gözündeki korkuyu görüyorsunuz.
"Hain var!"
Panikle sesin geldiği yöne bakıyorsunuz, ormandaki şempanzelerden birinin sizi göstererek bağırdığını görüyorsunuz.
Kaçmaya çalışıyorsunuz fakat kaçamıyorsunuz.
Aslanlardan biri üzerinize atılmış, gitmenize izin vermiyor.
Korkunun ve bilinmezliğin yarattığı yük, bir kez daha çöküyor üzerinize.
Ne bir güç ne de bir irade var bedeninizde.
Bayılıyorsunuz.
Hatırladığınız son imge savrulan kırmız saçlar.
Bu saçları bir yerden hatırlıyorsunuz.
Biraz düşününce sizi kargaların yardımı ile aşağı indirmekte olan kadını tanıyorsunuz.
Önce gişede, sonra oy sayımında ve son olarak öğretmen olarak gördüğünüz kadın, bu sefer celladınız oluyor.
Çok yorgunsunuz, adaletsizliğin yarattığı tahribattan ağır yaralar aldınız.
Daha fazla mücadele edemeyeceğinizin farkına varıyorsunuz ve kendinizi uykunun güvenli limanlarına teslim ediyorsunuz.
Gözlerinizi kapamadan önce son bir söz işitiyor kulaklarınız. Sözler kadının ağzından dökülüyor.
"Sonunda uyudu."
Yerin yedi kat altındasınız.
Cehennem alegorisi beyninizin içinde anlam buluyor.
Üşüyorsunuz, olduğunuz yer çok soğuk.
Etraf karanlık olduğu için elinizle etrafını yokluyorsunuz.
Elinizde uzun tüylerin varlığını hissediyorsunuz.
Kim olduğunu tahmin ediyorsunuz, sadece kendinize itiraf etmek istemiyorsunuz.
Bir tepki almak için tüyleri sıkıyorsunuz fakat hareket yok.
Sinirleriniz iyice bozulduğundan ötürü daha fazla dayanamıyor, bir çığlık koparıyorsunuz.
Bağırarak tuttuğunuz tüyleri yolmaya başlıyorsunuz fakat yine hareket yok.
Tüyleri kendinize doğru çekiyorsunuz.
Elinizle kollarınızda cansız bir şekilde duran varlığı yokluyorsunuz.
Emin oluyorsunuz, bu şüphesiz Şempanze Noba.
Elinizde sadece bir canlının değil, umudun da ölümünü taşıyorsunuz.
Yük ağır geldiğinden bir müddet sonra yere bırakıyorsunuz.
Her şeye rağmen mutlusunuz. Birileri için değil, kendiniz için yaşadığınızın bilincindesiniz.
Ölümün bazen kurtuluş olabileceğini düşünüyorsunuz.
Amacınız bu düzenden kaçıp kurtulmaktı. Şu an kurtuluyorsunuz.
Kurtuldunuz.
Bugüne kadar biriktirdiğiniz ne kadar yük varsa bırakıyorsunuz.
Artık hiçbir şey umurunuzda değil, umursamıyorsunuz.
Sadece gitmek istiyorsunuz.
Bu dünyanın pisliğinden, çamurundan arınmış bir şekilde gitmek.
Her zaman merak ettiğiniz ölümü artık merak etmiyorsunuz.
Çünkü kendisiyle tanışma şerefine nail oldunuz.
Konuşacak, paylaşacak çok şeyiniz var.
Son bir kez daha uyanmayı bekliyorsunuz fakat bunun olmayacağının farkındasınız.
Çünkü ölüm kendini belli ediyor.
O soğuk tarafını, yüreğinize işliyor.
Biletler kesildi. Yolculuk sadece gidişten ibaret, henüz dönüş yok.
Yaşayan canlılar gibi sonsuz bir uykuya teslim oldunuz, garip bir şekilde mutlusunuz.
Ne bir haksızlık ne de bir mücadele var.
Ölüm sizi sahipleniyor, sizde onu.
Hemen yanınızda duran Noba'nın elini tutuyorsunuz. Beraber ışığın, aydınlığın olduğu tarafa doğru yürüyorsunuz.
Yaşayanların dünyasında düzen olduğu gibi işlemeye devam ediyordu.
Bir karga sürüsü, yerin aşağısına doğru süzülüyordu.
Yerde birbirine kenetlenmiş bir vaziyette duran iki ölüyü almak üzere gelmişlerdi.
Bu ölülerden biri şempanze biri de insandı.
Canlılar meydanında büyük bir kalabalık, heyecanla cesetlerin gelmesini bekliyordu.
Cam fanuslar hazırdı.
Aynı anda iki kutlama yapılıyordu.
Hem ölüler fanuslarına kavuşuyor, hem de en büyük fil, yüz odalı yeni sarayına.
En büyük fil, yaptırdığı yeni sarayın açılışında etrafındaki fillerle konuşuyor, etrafa gülücükler saçıyordu.
Diğer canlılarda bu pozitif tablonun içerisinde bulunmaktan dolayı mutluydu.
Anlaşılan o ki dünya üzerinde artışa geçen hain sayısı; üzerine yapılan konuşmalar, bu açılış ile son bulmuştu.
Canlıların odağı tamamıyla sarayın görkemi ve şatafatına kaymış. Başka bir konu hakkında konuşamaz olmuşlardı.
Filler aralarında bir mutabakata varmış, kısa süreli bir ateşkese imza atmışlardı. Canlılar kısa bir süreliğine de olsa ezilme tehlikesini yaşamayacaktı.
Ta ki filler arasında yeni bir anlaşmazlık baş verinceye kadar. O zaman filler kendi aralarında kavga edecek, olan diğer canlılara olacaktı.
Onlar aşağıda süren yaşamları umursamadan tepişecek, diğer canlılar ise ne kusur işlediklerini düşünerek kaçışmaya çalışacaktı.
Yarın bir gün filler gidecek, yerini başka canlılar alacaktı.
Nihayetinde bu düzen böyle gelmiş böyle de gidecekti.
Yorumlar