ZAYİ BİR HAYAT
Bekir Bey, her sabah olduğu gibi bu sabah da aktar dükkânının kapısının önünde duruyordu. Mevsimin bunaltıcı sıcağı, şehrin üzerine çökmüş; insanların zaten zor dayandığı hava, bugün iyice ağırlaşmıştı. Bekir Bey de bununla baş edebilmek için bej kumaş pantolonunun arka cebinde her daim beyaz bir mendil taşımaya özen gösterirdi. Mendili çıkarıp kel başında biriken teri sildi, sonra yanında taşıdığı küçük el çantasından anahtarlarını buldu.
Anahtarı kilide soktu, iki kez çevirdi. Eski ahşap kapının kolunu aşağı indirip kapıyı kendine doğru değil, ileri doğru itti. Kapı açılır açılmaz, sıcak günlerin alışıldık azabı yeniden belirdi: dükkânın içindeki baharat kokuları, dışarının sıcaklığıyla birleşince insanın boğazına yapışan bir ağırlığa dönüşüyordu. Bekir Bey bunu bildiği için vakit kaybetmeden camlara yöneldi.
Tam o sırada içeriden bir ses duyuldu:
“Vecd etmek isterse bir zat, secde eder bulur hakikat.”
Bekir Bey bu sese aldırmadan iki camı da açtı. Umursamamasının sebebi basitti: bu ses yıllardır dükkânda baktığı papağanı Zayi’den geliyordu.
— O Zayi Efendi, bugün mesaiye erkenden başlamışsın.
“Vecd etmek isterse bir zat, secde eder bulur hakikat.”
— Yıllardır aynı terane! Milletin kuşları şakıyor; bir de bizimkine bak.
Böyle söylense de Bekir Bey, o hayvanı dünya üzerinde hiçbir mahlûka değişmezdi. Çimen gibi yemyeşil tüyleriyle Zayi, onun bu hayatta en ehemmiyet verdiği şeydi. Bekir Bey, papağanı gümüş kafesinden çıkardı. O kafesi alabilmek için bir zamanlar dişinden tırnağından artırmak zorunda kalmıştı. Zayi’yi dükkânın en sevdiği köşeye, vernikli masanın arkasındaki aynalı mavi portmantonun üstüne yerleştirdi.
“Vecd etmek isterse bir zat, secde eder bulur hakikat.”
— Açlık durumları nedir Zayi Efendi? Bir şey ister misin?
Kuş soruyu duyar duymaz başını hızlıca öne salladı. Bekir Bey kalktı, daha dün aldığı peksimetlerden uzattı. Zayi, adamın avucunda ne varsa büyük bir iştahla yiyip bitirdi.
Yemek faslı kapanınca Bekir Bey masasına kuruldu; hesap defterlerini açtı, kalemini eline aldı. Tam defterlerin arasına gömülmüşken kapıdan içeri biri girdi.
Gelen, kırçıl saçlı, bastonlu bir adamdı; ismi Musa. Tahminen yetmişlerine merdiven dayamıştı. Yıllara yayılan dostluklarının hatırına Bekir Bey’i ihmal etmez, her gün gelemezse bile haftada iki gün mutlaka bu kapıyı aşındırırdı. Bekir Bey arkadaşını görünce gözlüğünü çıkarıp kenara koydu, ayağa kalktı.
— Hoş geldin Musa. Geç otur şöyle.
— Hoş bulduk.
Musa, işaret edilen sandalyeye oturdu; bastonunu yan masanın kenarına astı. Yorgunluktan yaslanıp soluklanırken yine o ses duyuldu:
“Vecd etmek isterse bir zat, secde eder bulur hakikat.”
Musa gülerek başını kaldırdı.
— Hoş bulduk Zayi Efendi. Nasılsın?
Zayi başını salladı. Bekir Bey söze girdi:
— Sen nasılsın?
— Nasıl olayım… Torun tombalakla uğraşıp duruyoruz işte.
— Yaramazlık yok inşallah.
— Hepsi iyi çok şükür. Bizi bırak da… asıl sen nasılsın Bekir?
— Hamdolsun, geçinip gidiyorum.
Bekir Bey sanki çok mühim bir şeyi yeni hatırlamış gibi alnına vurdu.
— Kusura bakma, sormayı unuttum. Ne içersin?
— E, bir kahveni içerim. Hiç olmazsa hatırımız kalmış olur.
Bekir Bey tebessüm etti. Masanın ortasındaki kırmızı telefonun ahizesini kaldırıp kahvecinin numarasını tuşladı.
— Alo! Sabah şerifleriniz hayır olsun Mehmet Bey. Bir sade, bir de orta şekerli iki Türk kahvesi rica edeceğim. Sağ olasın. Size de hayırlı işler.
Ahize yerine oturdu. Kahveler gelene kadar sıcaklardan, ekonomiden, gündelik mevzulardan konuştular. Kahveler geldikten sonra Musa, fincanını tabağına yavaşça bıraktı.
— Geçen gün sohbet arasında doktor meselesinden bahsetmiştin. Ne oldu o iş? Gidebildin mi?
Bekir Bey’in yüzündeki rahat ifade bir an silindi.
— Gittim. Haberler pek iyi değil. Doktor Hanım, yaş haddimden dolayı çalışmamam gerektiğini söyledi.
— Doğru demiş. Senin yaşında adama çalışmak ne hacet! Sağlam bir istirahat etmen gerek.
Bekir Bey iç çekti.
— Öyle diyorsun da… Fatma öleli neredeyse üç yıl oldu. Yalnızlık hâlâ zor geliyor bana. Buraya gelip insanlarla hasbihal ediyorum; hiç olmazsa ses soluk duyuyorum. Bir de işin maddi tarafı var. Emekli aylığım evin kirasına bile yetmiyor. Geçen ay zar zor çıktım işin içinden.
— Anlıyorum… Keşke yanında Ser—
Musa bir anda sustu. Sanki yanlış bir kapıyı aralamış gibi mahcup oldu; gözünü Bekir Bey’in gözlerine dikti. İkisi de sanki görünmez bir anlaşmanın içindeymişçesine konuşmadı. Musa özür dilemeyi düşündü ama o kelimeyi tekrar ağzına almaya cesaret edemedi. En iyisinin kalkmak olduğuna karar verdi.
— Ben gideyim artık. Allahaısmarladık.
Bekir Bey, düşüncelere dalmıştı; Musa’nın kalktığını ancak birkaç saniye sonra fark etti. Ayağa kalktı.
— Güle güle Musa. Seninkilere selam söyle.
— Söylerim.
Musa cebinden küçük bir bozukluk çıkardı. Dükkanın girişine doğru yere attı.
— Siftah benden, bereket Allah’tan.
— Allah razı olsun.
— İşin gücün rast gitsin. Hadi bana müsaade.
Musa gidince dükkânda yine yalnızlık kaldı. Bekir Bey, hesap defterlerine dönmek üzere masaya yöneldi ama vazgeçti. Saat dokuza geliyordu; dün akşam toptancı Nazım’ın bıraktığı yeni baharatları yerleştirmesi gerekiyordu. Kolileri açtı: kimyon, zerdeçal, reyhan, safran… Bir süre rafların başında uğraştı.
Tam o sırada kapıdan içeri bir müşteri girdi.
Orta yaşlarda, esmer bir kadındı. Dalgalı kızıl saçlarıyla oynaya oynaya dükkâna girdiği anda Zayi, sanki hoş geldin der gibi yine konuştu:
“Vecd etmek isterse bir zat, secde eder bulur hakikat.”
Kadın sesin nereden geldiğini anlayamadı. Dükkânı şöyle bir taradı, sonra mavi portmantonun üstündeki yemyeşil papağanı gördü.
— Ne tatlı şeysin sen öyle.
Bekir Bey gülümseyerek:
— Zayi.
— Anlamadım?
— Kuşun ismi. Zayi. Ben genelde Zayi Efendi derim.
— Ne güzel isim. Bir anlamı var mı?
Bekir Bey’in gülümsemesi hafifçe soldu.
— Zayi… yitik demek. Bana yitirdiklerimi hatırlattığı için verdim.
Kadın bu cevap karşısında bir an duraksadı. Soracak çok şeyi vardı belli ki; ama sorunun yeri burası değildi. Konuyu uzatmadan geliş amacını söyledi.
— Yemen kahvesi arıyorum. Birçok yere sordum, bulamadım. Sizde var mı acaba?
Bekir Bey bu kez daha içten bir tebessümle:
— Var. Bulunur.
— Harika. Yüz gram alabilir miyim?
Bekir Bey sandalyeyi işaret etti.
— Siz oturun isterseniz. Ben de kahveyi öğüteyim.
— Peki.
Kadın oturdu. Bekir Bey kahve çekirdeklerinin olduğu yere geçti. Yemen kahvesini tarttı: önce seksen yedi gram geldi, biraz daha ekledi; bu kez yüz dokuz gram. Fazlayı geri koymadan öğütücüye boşalttı. Makine çalıştı; kahve kokusu, baharat kokusunun arasından sıyrılıp dükkâna başka bir ağırlık kattı.
O sırada Zayi yine konuştu:
“Vecd etmek isterse bir zat, secde eder bulur hakikat.”
Kadın başını kaldırdı, kuşa baktı; sonra dükkan sahibine döndü.
— Yanlış anlamazsanız bir şey sorabilir miyim?
— Tabii.
— Zayi hep aynı şeyi mi söylüyor?
Bekir Bey sanki uzun zamandır ilk kez biri bunu fark etmiş gibi, yavaşça başını salladı.
— Fark ettiniz demek.
Öğütücünün başından ayrıldı; kadının karşısındaki boş sandalyeye oturdu.
— Size bir hikâye anlatmamı ister misiniz?
Kadın küçük bir gülümsemeyle:
— İsmim Meryem, dedi.
— Meryem Hanım… Benim adım da Bekir.
— Memnun oldum Bekir Bey.
— Ben de memnun oldum.
Meryem başını hafifçe eğdi.
— Anlatın, dedi. Merak ettim.
Bekir Bey bir an sustu. Sonra konuşmaya başladı.
— Bu kuş, bir dervişin yanında büyümüş. Mahallede çocuklara Kur’an öğreten; bazı günler sofada dostlarını toplayıp vaaz veren, ilme meraklı bir adam… Kuşlara da meraklıymış. Her hafta pazar kuruldu mu pazar yerine gider, Kuşçu Halil’in tezgâhındaki kuşları uzun uzun seyredermiş. Sakalar, kanaryalar, ispinozlar, güvercinler… Hepsi varmış. Ama bir tanesi varmış ki derviş onu pek ayrı severmiş: yemyeşil bir sultan papağanı. Bizim Zayi Efendi işte.
Kahve makinesi o sırada durmuştu; öğütme bitmişti. Bekir Bey oralı olmadı, anlatmaya devam etti.
— Zamanla dervişle Kuşçu Halil arasında bir muhabbet bağı oluşmuş. Derviş her gelişinde oturur, kuşçuyla hasbihal edermiş. Bir gün pazara geldiğinde Kuşçu Halil’i pek iyi bulmamış; hastalıktan halsizmiş. Konuşurlarken kuşçu, “Ben bu işi bırakıyorum. Köye gideceğim. Kuşları eşe dosta dağıtacağım,” demiş. Derviş de kuşları para ile almaya gönlü razı olmadığından bugüne kadar sadece bakmakla yetinirmiş ama bu sefer “hâl böyleyse” deyip bir kuş istemiş. İstediği de o yeşil sultan papağanıymış.
Meryem araya girdi:
— Peki… kuş neden sürekli bu sözü söylüyor?
Bekir Bey güldü; sanki “asıl mesele” şimdi başlıyordu.
— Şöyle… Derviş kuşu alınca eve sevinçle gitmiş. Karısına, oğluna anlatmış. Ev halkı da kuşu sevmiş. İlk günler ne konuşulursa kuş tekrar edermiş; evdekilerin hoşuna gidermiş. Lakin evde zamanla bir mesele büyümüş.
Bekir Bey’in sesi biraz kısıldı.
— Dervişin tek oğlu Serhad… gençliğe adım attığı günlerde eve geç gelir olmuş. Arkadaşlarla içip alem, hovardalık yaparmış. Babasıyla tartışmaları artmış. Bir gün yine tartışırlarken derviş sormuş:
“Senin gayen nedir oğlum?”
Oğlan demiş ki:
“Arşa ermek.”
İşte o an dervişin ağzından şu söz dökülmüş:
“Vecd etmek isterse bir zat, secde eder bulur hakikat.”
Serhad bu sözü duyunca bir hışımla evden çıkmış. Kuş da o gün bugündür bu sözden başka bir şey söylemez olmuş.
Meryem’in sesi kısık çıktı:
— Peki Serhad… ona ne olmuş?
Bekir Bey’in yüzü asıldı. Kel başını bir müddet sıvazladı; sanki doğru kelimeyi arıyordu.
— O gün çıktıktan sonra bir daha babasıyla görüşmemiş. Rivayete göre… derviş, oğlunun ölü mü sağ mı olduğunu bile öğrenememiş.
Hikâyenin ağırlığı, dükkânın içine çöktü. Meryem bir süre oturdu; Yemen kahvesi bile aklından çıkmıştı. Bekir Bey kalktı, öğütülen kahveyi poşetledi; kadına uzattı. Ücreti aldı, para üstünü verdi. Meryem teşekkür edip çıktı.
Akşam olunca Bekir Bey dükkânı kapattı, eve döndü. İlk iş, terli gömleğini giriş kapısının yanındaki askılığa astı. Sonra yatak odasına geçti. Yatağın yanındaki maun komodini açtı; atletlerinin üzerinde duran eski bir fotoğrafı eline aldı ve yatağın kenarına oturdu.
Fotoğrafta siyah gömlekli genç bir delikanlı vardı. Gülüyordu; sanki yarın diye bir şey yokmuş gibi… Bekir Bey’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Fotoğrafı öptü, kokusunu içine çekti. Bir müddet sessizce ağladı.
Sonra yatağa uzandı.
Fotoğrafa sarılarak uyudu.

Yorumlar