ARSIZ YOLUN YOLCUSU
Nuh, uzun yolculuğun bedeninde yarattığı tahribata aldırış etmiyor, yürümeye devam ediyordu. Bu yolculuğa başlama amacı, en saf hâliyle insana gerçeğini gösteren doğayı kucaklamaktı; fakat artık bizzat gayesinin eline düşmek üzereydi. Doğayla kurduğu bağın son demlerini yaşıyordu.
Başlangıçta kendini idame ettirebilmiş, yaşadığı zorlukları yeni bir maceranın içine atılmış olmanın verdiği motivasyonla aşmıştı. Zihnen galip geldiği savaşta bedenen mağlup olmuştu. Kulaklarını ne kadar tıkarsa tıkasın içinden gelen sesi bastıramıyordu. Bedeni artık dayanamadığından uyarı alarmlarını çalıştırıyor; aç ve susuz bir yolculuğun devam edemeyeceğini, her fırsatta hatırlatıyordu.
Mesafe idrak sınırlarını aşıyordu. Nuh nerede olduğunu, nereye gittiğini önemsemeden yürüyordu. Düşünmüyor, konuşmuyor, sadece yürüyordu. Bu yolculuğun sonsuza dek sürme ihtimalinden çekinmeksizin; yarınların habercisi güneşin bir daha görünmeme olasılığını umursamadan yürüyordu. Tek bir amacı vardı: yaşamın varlığına dair bir kanıt bulana kadar adım atmak.
İnsanoğlu daima geleceğe yürür; fakat geçmişi yanından ayırmaz. Nereye giderse gitsin yaşadıklarını beraberinde taşır. Ati kavramı doğruluk timsali gibi görünse de geçmiş, insanın içine her defasında yeniden kötü düşer. İnsan ne kadar değişirse değişsin pişmanlık bakidir; insanoğlu da pişman olunacak eylemleri yaratma konusunda mahirdir.
Nuh, kirli beyaz uzun saçlarını yıkadığını hayal ediyordu. Vakti zamanında varlığına pek ehemmiyet vermediği suyun, bugün bir sandık dolusu hazineden daha kıymetli olacağını tahayyül edememişti. Bu eksiklik onu elden ayaktan düşürüyordu. Bir damla su için neler yapabileceğini düşünmek istemiyordu; sınır çizmek, bir insanın kendine karşı en büyük yalanlarından biriydi. Tek isteği, bir damla suya ulaşmaktı.
Derken orman başladı.
Uzunlu kısalı ağaçlar birbirine sımsıkı bağlanmış, sanki insanı konuk etmenin mutluluğuyla hepsini bir anda seferber etmişti. Dallar hışırdıyordu; kuşlar tünedikleri yerlerde cıvıldıyor, ormanın ortasından geçen akarsu taşlara çarpa çarpa yoluna devam ediyordu. Manzara, bir rüyanın fazla parlak hâli gibiydi.
Nuh gördüğünün gerçekliğinden emin olmak istedi. Büyük beklentilerin karşılıksız kaldığında neye dönüştüğünü biliyordu. Serap ihtimalini ayıklamak için gözlerini yumruk yaptığı elleriyle ovaladı.
Birincide orman yerli yerindeydi.
İkincide, hemen önündeki uzun ağaçlardan biri yok oldu.
Üçüncüde, az ilerisindeki akarsuyun artık orada olmadığını gördü.
Dördüncü kez ovalamaya niyetlendi; ama eli göz kapaklarına bastırır vaziyette kalakaldı. Dizleri boşaldı, bayıldı.
Uyandığında bambaşka bir âlemdeydi.
Yukarı bakan gözleri tahta bir dam görüyordu; bir kulübede olmalıydı. Buranın cennette bulunan bir kulübe olmasını umdu. Sağ kulağında bir sesin varlığını hissetti: insan sesi. Uzun zamandır duymadığı bir sesti bu; kelimelerin oluşturduğu bütüne odaklanmadan bir süre dinledi, sadece o kutsal harmoninin tadını çıkardı. Sonra kendini toparlayıp kelimelere kulak kesildi.
Ses bir kadına aitti:
— Tanımadığımız bir insanı nasıl evimize alırız? Kim olduğunu bile bilmiyoruz… Ya katil de olabilir. Anlayacağın, her şey olabilir.
Nuh, duyduklarını kafasında tamamlamaya çalıştı ama eksikler, parçalar birbirine oturmadı. Şu an neredeydi? Buraya nasıl gelmişti? Onu kim getirmişti? Cennet değilse—ve bu ses bir insana aitse—kimdi bu insanlar?
Sorular, açlığın ve susuzluğun üstüne ikinci bir yük gibi bindi.
Yattığı yerden doğrulmaya çalıştı. İlk seferde kolları tutmadı; ama pes etmedi. Birkaç denemeden sonra doğruldu.
Oda kasvetliydi. Karşılıklı duran iki kırmızı koltuk, aralarında uzun beyaz bir sehpa; sehpanın karşısında küçük tüplü bir televizyon, altında yeşil renkli dört çekmeceli bir konsol… Küçücük bir oda, fazla eşya yüzünden daha da daralıyordu. Nuh’un bakışları yerdeki ceylan işlemeli halıdan duvarlara kaydı.
Duvarlar sıvası dökülmüş beyazdı; fakat üzerlerine asılı tablolar gözden kaçmıyordu.
Kapı tarafında, yan yana dizilmiş dört secde eden figürün olduğu koyu tonlu bir tablo vardı.
Karşı duvarda elinde koyun başı tutan bir adam silueti…
Ve üçüncü tablo: ortasından akarsu geçen bir orman.
Nuh’un boğazı kurudu. Bu, az önce gördüğünü sandığı yerdi.
Tabloya doğru yürüdü. Yaklaştıkça, gördüğü şey zihnini bir çivi gibi yerinden oynattı: ağaçların sardığı akarsuyun yanında boylu boyunca uzanan bir adam vardı. Yerde yatan adamın kendisi olması mümkün değildi—daha doğrusu, mümkün olmasını istemiyordu.
O anda aklının kabul etmeyeceği bir şey oldu.
Resimde yatan adam ayağa kalktı.
Kalkar kalkmaz Nuh’a baktı; göz göze gelişleri kısa sürdü. Sonra adam koşarak ormanın içine daldı. Tablo, sanki bir pencere değil de yaşayan bir alanmış gibi, perspektifini değiştirip onun peşinden kaydı.
Uzun yeşil otların bittiği bir açıklıkta adam durdu ve Nuh’un içini buz gibi eden bir hareket yaptı: bulunduğu yerdeki otları hızla yolup ağzına atmaya başladı. Çiğniyor, yutuyor, aynı hızla yenilerini koparıyordu. Bir parça bile kalmayınca durmadı; toprağı kazdı, toprağı da yedi. Resimde ne varsa silip süpürdü. Sanki dünyayı yemeye yemin etmişti.
Nuh irkildi.
Gözlerini açtığında yine o sıvası dökülmüş beyaz duvarlı odadaydı; ama duvarlar bu sefer bomboştu. Bir çivi bile yoktu. Tablolar yoktu. Sanki hiç var olmamışlardı.
Kapının arkasından kadın sesi yeniden yükseliyordu. Eve tanımadığı bir insanı getirdiği için kocasına sitem ediyordu. Nuh, ne kadar müşkül durumda olsa da kadına hak vermekten kendini alıkoyamadı. Minnet ve utancı aynı anda taşıyan bir yürekle bekledi.
Kapı açıldı.
Kadın içeri girdi. Yüzünde büyük bir gülümseme vardı; öyle bir gülümseme ki sanki az önceki sözler bu evin dışına hiç çıkmamıştı.
Kendini tanıttı, durumu anlattı: Kocası onu köyün girişinde duran hayır çeşmesinin önünde baygın bulmuştu. Ağustos sıcağında dışarıda yatılır mıydı insan? Sırtlamış, eve getirmişti.
Nuh teşekkür etmek için ayağa kalkmaya yeltendi. Kadın hemen engelledi:
— Aman, durun. Siz daha kendinize gelmediniz.
Bir süre sonra kapıdan bir adam girdi; elinde koca bir kazan taşıyordu. Hemen ardından kadın ve iki çocuk geldi.
Çocukların ikisi de oğlandı. Yaşları ufaktı. Çocuklar kazanın ağırlığını alıp yere koydu.
Adam sakalsızdı; saçsız, zift gibi simsiyah gözlü… Henüz genç olduğu her hâlinden belli. Kendini Davud diye tanıttı.
— Tanrı misafirisin, dedi. Buyur, yemek ye.
Nuh mahcup oldu; ama açtı. Açlık, mahcubiyeti yutar. Daveti geri çevirmedi.
Odanın ortasındaki beyaz sehpanın etrafına dizildiler. Kazanda pişmiş koyun eti vardı. Kimse konuşmuyordu; sadece kaşıkların şıngırtısı.
Nuh her lokmada mest oluyor, yedikçe daha çok acıkıyordu. Bir noktadan sonra açlığını doyurma hissi mahcubiyetin önüne geçti. Kaşığını durmadan kazana daldırıyordu.
Kazan bittiğinde Nuh doymamıştı. Kaşığı yere bıraktı, gözlerini kaldırdı.
— Getirin, dedi. Daha.
Ev sahibinin yüzünde tereddüt belirdi. Ama misafiri hoş tutmak bu evin en eski kanunuydu. Davud kalktı, ahıra koştu. Yıllardır baktığı, gözünden sakındığı iki koyundan birini kesti. Aynı kazanda kavurdu, yeniden sofraya koydu.
Nuh yedi.
Doymadı.
— Daha.
Davud bu sefer ahırdaki son koyunu da kesti. Elinde hiçbir şey kalmadığını biliyordu; ama misafirinin gönlü kalmasın diye gözünü kararttı. Üçüncü kazan geldi.
Kadın ve çocuklar artık dayanamıyordu. Feryat figan ağlamaya başladılar. Tanımadıkları bir adam için ellerindeki her şeyi vermenin dehşeti çökmüştü üzerlerine. Kadın kocasına dil döktü; ama Davud, misafiri hoş tutamamaktansa ölmeyi yeğler gibiydi.
Nuh, üçüncü kazanı da kısa sürede silip süpürdü.
Üç koyun yemişti, hâlâ açtı.
— Elinde ne varsa getir, dedi.
Davud koştu: bağdaki üzümü, daldaki elmayı, toprağın altındaki patatesi ve soğanı; pazardan aldığı yumurtayı… Evin nimet namına neyi varsa taşıdı. Hepsini Nuh’un önüne serdi.
Nuh yedi.
Doymadı.
— Daha, dedi.
Davud’un sesi kısıldı:
— Elimde yiyecek kalmadı… Ama istersen sana para vereyim. Git, yemek al.
Nuh’un hoşuna gitmedi bu teklif. Çünkü o, evin içini tüketmeye alışmıştı. Yine de başka çare yoktu. Parayı aldı. Adamın elinde ne varsa aldı ve kapıdan çıktı. Ardına dönüp bakmadı.
Davud ve ailesi, bir müddet açlığa sabretti. Ama açlık onlara sabretmedi.
İlk gün, kazanın dibinde kalan yanık et kokusuyla oyalanmaya çalıştılar. Kadın, boş kazanın içine bir avuç su koyup karıştırdı; sanki suyu çoğaltabilirmiş gibi. Çocuklar, sofranın etrafında sessizce oturdu, kaşıklarını ağızlarına götürmeden indirdi. Kimse “acıkıyorum” demedi. Açlık, adını anınca büyüyen bir şeydi.
İkinci gün, ahırın kapısı önünde durdular. İçeride artık ne koyun vardı ne ses. Davud, kapıyı açmadı bile. Açacak bir şey kalmadığını görmek istemedi.
Üçüncü gün, bağdan koparılan son asma yaprağı da kurudu. Evdeki tek hareket, hayır çeşmesinden damlayan suyun sesi oldu. Su akıyor, ama içecek kimse kalmıyordu.
Dördüncü gün, çocukların sesi kesildi. Ağlamadılar. Açlık ağlamayı da tüketmişti.
Beşinci gün, ev sessizdi.
Kazanın içi boştu. Sofra kurulmamıştı. Kapının önünde bırakılan ayakkabılar hâlâ yerindeydi; ama onları giyecek takat yoktu. Davud ve ailesi, yan yana uzanmış hâlde, ağızlarına girecek bir lokmaya muhtaç şekilde can verdiler.
Hayır çeşmesi akmaya devam etti.

Yorumlar