Açlık



AÇLIK


Genç adam sokakları arşınlıyordu; bir lokma yemek bulma umuduyla. Aralık ayı, şehrin üzerinde ağırlığını iyice hissettiriyor, soğuk günler insanın iliklerine işliyordu. Uzun süredir doğru dürüst bir şey yememişti. Üzerinde kalın sayılabilecek bir kıyafet yoktu; açlığın ve düzensiz beslenmenin getirdiği zayıflıkla yürürken sık sık yalpalıyordu. Soğuk rüzgâr vücuduna her çarptığında sanki kemiklerine dokunuyordu. Öyle ki zaman zaman savrulmamak için sokaktaki banklara tutunmak zorunda kalıyordu.

Biri uzun, diğeri ona kıyasla daha kısa iki binanın arasındaki boşluğa yöneldi. Uzaktan gördüğü çöp konteynerini yoklamak istiyordu. İnsanların burun kıvırarak çöpe attığı yemek artıkları, onun için cennetten düşmüş meyveler gibiydi. Konteynerin içine elini daldırdı. Artık açlıktan hareket etmekte zorlanıyordu. Bir süre daha ağzına bir şey koyamazsa öleceğini biliyordu. Sokakta yaşayan biri için açlıktan ölmek, ölümlerin en korkuncuydu.

Ama umduğunu bulamadı.

Ekonomik kriz insanları tutumlu kılmıştı; artık artan yemekler çöpe atılmıyordu. Bu, onun için felaketti. Son bir gayretle konteynerin dibini yoklamaya çalıştı fakat gücü tükendi. Bir anda dengesini kaybedip konteynerin içine doğru düştü. Bilinci karardı.

Ne kadar süre baygın kaldığını bilmiyordu. Gözlerini açtığında kendini bambaşka bir yerde buldu: Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında. Üzerinde hiçbir kıyafet yoktu. Çırılçıplaktı. Güneş, suyun üzerinde parlıyor; deniz sakin bir nefes gibi dalgalanıyordu. Dışarıdaki dondurucu soğuktan sonra burası bir mucizeydi. Ama açlık hâlâ içindeydi.

Rastgele bir yöne kulaç atmaya başladı. Bir süre sonra denizin ortasında sahipsiz bir taka gördü. Bu görüntü, ömrü boyunca karşılaşabileceği en büyük umut oldu. Var gücüyle yüzdü, nefes nefese kaldı ama sonunda takaya ulaştı. Sivri pruvasına tutunup kendini yukarı çekti.

İçinde yiyecek bulacağına emindi.

Ama takanın içinde yalnızca iki taş vardı.

Şekilsiz, çıkıntılı, griyle siyah arasında bir renkte… Ne sektirmeye uygundu ne de işe yarar görünüyordu. Hayal kırıklığı açlığını daha da derinleştirdi. Midesi adeta ona hükmetmeye başlamıştı. Takayı defalarca aradı; başka hiçbir şey yoktu.

Geriye yalnızca taşlar kalmıştı.

Açlık, akla hükmeder. Genç adam da buna teslim oldu. Taşları diliyle ıslatmaya başladı. Ardından birini yere vurdu, parçalarını ağzına attı. Yuttu. Sonra diğerini. Garip bir şekilde doyduğunu hissetti. Gözleri ağırlaştı, uykuya daldı.

Rüyasında bir bataklıktaydı. Çayırlar uzuyor, toprak onu içine çekiyordu. Ayakları gömüldü, sonra beli, göğsü...

Yediği taşların ağırlığı onu daha hızlı aşağı çekiyordu. Çamur ağzına doldu. Korkuyla bilinci kapandı.

Uyandığında yine denizin ortasındaydı. Taka yoktu.

Ama sonra tekrar belirdi.

Yüzdü, takaya çıktı. Taşlar oradaydı. Dokunulmamış gibiydi. Açlığı da öyle. Bu kez taşlara aldırmadı. Takayı iterek kıyıya ulaşmayı denedi. Yoruldu, oturdu. Tam vazgeçtiği anda bir ada gördü.

Son gücüyle ilerlemeye çalıştı. Ada yaklaşıyordu ama taka ağırlaşıyordu. Arkasına baktığında taşların büyüdüğünü gördü; koca kayalara dönüşmüşlerdi. Taka suya gömülmeye başladı. Ada uzaklaştı.

Bilinci yeniden karardı.

Gözlerini açtığında bu kez sıcak kumların üzerindeydi. Çölün ortasında. Susuz, yalnız. Ölümü kabullendi. Ter gözlerine doldu, canı yandı ama aldırmadı. Gözlerini kapadı.

Ve yine deniz.

Bu kez takayı görmezden geldi. Yüzdü. Ufka doğru. Ama hiçbir şey yoktu. Sonunda gücü tükendi.

Son nefesiyle suya gömüldü.

Soğuk bir kış günü başka bir evsiz adam, aynı iki bina arasına yöneldi. Çöp konteynerinden gelen ağır bir koku dikkatini çekti. Yaklaştığında, konteynerin içinde hareketsiz bir genç gördü. Çekip çıkardı.

Gencin ellerinde iki taş vardı.

Taşların üzerinde diş izleri…

Adam garipsedi ama üzerinde durmadı. Açtı. Çöpü karıştırdı. Dibinde küflenmeye yüz tutmuş bir somun ekmek buldu. Yedi.

Sonra arkasına bakmadan yoluna devam etti.

Yorumlar