Dört tarafı camlarla çevrili oyuncakçı dükkânı caddenin orta yerinde arz-ı endam ediyordu. Caddeden geçenlerin bakışı, çoğu zaman bir anlığına da olsa o camlara takılırdı. Çünkü dükkânın içi yalnızca oyuncakla dolu değildi; bir çocuğun hayal dünyası, bir yetişkinin unuttuğu hevesleriyle birlikte orada parlıyordu.
Raflar boyunca sıralanmış taş bebekler, uzaktan kumandalı arabalar, uzun raylı trenler, misketler, topaçlar, desenli toplar… Tek tek bakıldığında pek bir şey ifade etmeyen o küçük eşyalar, yan yana geldiklerinde insanın içine tuhaf bir ihtişam bırakıyordu. Dükkân sahibi bu dünyayı kurarken sokaktan geçen çocukların zayıf karnını hedeflemiş, onları düşledikleri gerçekliğe yaklaştırarak başarılı olmuştu.
Çocuklar camın önünde durur, gözleriyle rafları yoklar, sonra “sahip olma arzusu” bir düğme gibi devreye girerdi. Onun ardından ebeveynler dükkâna tabiri caizse sürüklenirdi. Bu yüzden çocuklu aileler—özellikle küçük çocukları olanlar—bu caddeye uğramaktan imtina ederdi.
Ama sanılanın aksine, dükkânın tek müşterisi çocuklar değildi. Yetişkinler de uğrardı buraya. Kimi yeğenine hediye arar, kimi “bir şey bakıyordum” bahanesiyle içeri girer, kimi de sadece vitrinin önünde durup geçmişine bakardı.
Caner, o yetişkinlerden biriydi.
Çalıştığı plastik top üretim fabrikasından arta kalan zamanını burada geçiriyordu. Çalıştığı günler akşam yedide paydos eder, en geç sekizde dükkânın kapısının önünde belirirdi. Çalışmadığı günlerdeyse dükkânın açılış saati olan on birde, kapının önünde nöbet tutan bir asker edasıyla dikilirdi. Öyle bir dikilme haliydi ki—sanki her gün aynı saatte orada bulunmazsa bir şeyler eksik kalacak, sanki camların arkasındaki düzen bozulacakmış gibi.
Caner her ne kadar oyuncakçının yanından yöresinden ayrılmasa da müşteri sayılmazdı; defalarca geldiği bu dükkândan bir kez bile alışveriş yapmamıştı. Garipti, evet. Fakat dükkân sahibiyle dükkânda çalışan kız buna ses çıkarmazdı. Zamanla aralarında karşılaşmanın doğurduğu bir aşinalık oluşmuştu.
Caner dükkâna uğradığında—her gün—dükkân sahibiyle çalışan kızla iki üç kelime konuşur, sonra vitrinlerin karşısına geçip oyuncakları seyrederdi. Bu seyretme eylemine başladığı an dünya ile olan tüm irtibatı kesilir, dükkânın kapanış saatine kadar öylece dururdu. Arada sırada dikkati dağılırdı. O istisnalar da çoğu zaman bir oyuncağı aldırtabilen çocukların sevinç merasimiydi. Çocukların o an yaşadığı mutluluk, Caner’in tatmadığı sevinçlerin ufak bir yudumu gibi olurdu.
Bir yaz akşamı, iş çıkışı yine uğradı. Oyuncakları seyrederken o gün bir değişiklik olduğunu hemen fark etti: defalarca baktığı taş bebek rafına yenileri eklenmişti. Yeni yüzler, yeni gözler, yeni gülüşler… Caner’in içinden bir şey kıpırdadı. Sevincini tek başına taşımayı beceremeyeceğini anlayınca dükkânın içinde çalışan kızı aradı.
Kız, giriş kapısının hemen sol tarafındaki yapboz reyonunda bir müşteriyle konuşuyordu. Caner, müşterinin varlığına aldırmadan yanlarına gidip heyecanla seslendi:
— Yeni bebekler gelmiş!
Kızın konuştuğu müşteri uzun süredir yurt dışında bulunduğundan dolayı kız kardeşinin küçük oğlunu ilk defa görecek olan genç bir kadındı. Yeğeniyle tanışacağı için heyecanlıydı ve çalışan kızdan, dört yaşındaki çocuğa ne alınır diye tavsiye istiyordu. Sohbetinin böyle bölünmesi kadını huzursuz etti.
Yüzünü örten kumral, kıvırcık saçlarını kulağının arkasına itti. İri yeşil gözleri, Caner’in üzerine sert bir bakış gibi indi.
— Görmüyor musunuz? Burada bir şey konuşuyoruz. Hem kocaman adamsınız… Alt tarafı bir oyuncak gördünüz diye nedir bu hareketler? Biraz yaşınızın insanı olun lütfen.
Sözler Caner’in içine, sanki raflardan bir taş düşmüş gibi düştü. Üzüntüsü kadının cümlelerinden çok, kendine yakıştıramadığı o halin yüzünden büyümüştü. Bir an bile duramayacağını hissedip apar topar kapıya yöneldi, kendini dükkândan dışarı attı.
Karşı kaldırımda bir kafe vardı. Caner oraya geçti, boş bulduğu ilk masaya oturdu. Kendine sade bir Türk kahvesi söyledi. Kahve gelene kadar da düşünmeye başladı; ama düşündüğü şey az önceki kadın değildi, kendi hayatıydı. Hayatını bir film gibi başa sarıyor, her sahnede aynı yerde takılıyordu.
Bir süre sonra omzuna hafifçe dokunan bir el, onu düşüncelerinden çekip aldı.
Caner başını kaldırınca, şaşkınlıktan dili tutuldu: Dükkânda kendisini azarlayan kadın karşısında duruyordu. Kadının yüzünde biraz mahcubiyet, biraz tereddüt vardı; belli ki buraya gelmek için kendi içinde de bir mücadele vermişti.
— Beyefendi, rahatsızlık vermek istemem. Az önce… sert konuştum. Giderken arkanızdan baktım, yanlış yaptığımı düşündüm. Şunu söyleyip gideceğim.
Caner hızla ayağa kalktı, oturmasını rica eder gibi sandalyeyi işaret etti.
— Lütfen. Oturun. Ne içersiniz?
Kadın bir an durdu, sonra kısık bir sesle:
— Soğuk su, dedi.
Caner garsona seslenip su istedi.
Kadın, masa kenarındaki kaşıkla oynar gibi parmaklarını kıpırdattı. Sonra açıkça konuştu:
— Kusura bakmayın. Üslubum sertti. Yeğenime hediye bakıyorum, uzun yoldan geldim, kafam karışık… Ama bu bahane değil. Sizi kırmak istemezdim.
Caner gözlerini yere indirdi.
— Asıl ben özür dilerim. Kaba davrandım. Hem de… hiç gerek yokken.
Kadın, Caner’in ikinci kez özür dilemesine karşı mahcup oldu. Konuyu yumuşatmak ister gibi elini uzattı.
— Henüz tanışmadık. Benim adım Sibel.
Caner elini uzattı.
— Caner.
— Memnun oldum, Caner.
— Ben de.
Bir süre havadan sudan konuştular. Bu önemsiz muhabbetin ardından, Sibel’in geliş sebebi doğalca masanın üstüne çıktı.
Caner, sanki zaten biliyormuş gibi sordu:
— Belçika’dan geliş sebebin kız kardeşinin oğlunu görmekti, değil mi?
Sibel’in yüzü yumuşadı.
— Evet. Kız kardeşim oradayken doğum yaptı. Yanında olamadım. İçimde kaldı. Bu yüzden her fırsatta gelmek istedim ama hep ertelendi. Bugün kavuşuyoruz… Ona sarılmak, kokusunu içime çekmek… Şu an tek düşündüğüm bu.
Sonra bir an durdu.
— Ama yanına eli boş gitmek istemiyorum. Dört yaşında bir çocuğa ne alınır… bilmiyorum.
Caner, sandalyeye yaslandı. Dudaklarının kenarında silik bir gülümseme belirdi.
— Neyse ki karşında bu konuda tecrübeli biri var.
Sibel şaşırdı.
— Yardım eder misin?
— Tabii.
Sibel sevinçle ayağa kalktı.
— Harika. Hadi o zaman.
İkisi birlikte karşı kaldırıma geçip dükkâna girdiler. Caner bu kez vitrinin önünde donmadı; sanki uzun süredir beklediği bir görevi nihayet üstlenmiş gibi Sibel’i reyonlar arasında gezdirmeye başladı. Oyuncakların yapılışını, malzemesini, çocukların hangi yaşta neye yöneldiğini anlattı. Sibel, Caner’in diline şaşırdı; bu işin içinde çalışmıyordu ama konuşurken bir “işçi titizliği” vardı.
En sonunda uzaktan kumandalı arabaların önünde durdular.
Caner rafı işaret etti.
— Erkek çocukları genelde bunu çok seviyor. Burada defalarca gördüm; çocuklar en çok bu arabaların önünde tutturuyor. Sana, yeğenine güzel bir uzaktan kumandalı araba almanı tavsiye edeceğim.
Sibel raflara baktı.
— Hepsi güzel. Peki, sen olsan hangisini seçerdin?
Caner’in yüzü bir anda gölgelendi.
— Bu konuda bir şey söyleyemem. Arabalara pek ilgim yoktur.
Sibel şaşırdı.
— Araba sevmeyen bir erkeğe denk geleceğim aklıma gelmezdi doğrusu.
Caner’in bakışları bir noktaya kilitlendi. Sanki anlatmak istediği bir şey vardı ama kendisi de neresinden başlayacağını bilmiyordu.
— Sana bir şey anlatabilir miyim? dedi.
Sibel’in sesi yumuşadı.
— Tabii. Merak ettim.
Caner nefes aldı.
— Arabalara ilgi duymama sebebim… küçükken annemle geçirdiğim trafik kazası.
Sibel’in yüzü ciddileşti.
— Çok geçmiş olsun. Siz… iyi misiniz?
Caner’in sesi kısaldı.
— Annemle ben… iyi çıktık. Ama diğerleri çıkamadı.
— Diğerleri?
Caner, oyuncakların parlak dünyasında birden başka bir şeye bakar gibi konuşmaya başladı.
— Kaza olduğunda altı yaşındaydım. Yazları annem babamla Şarköy’deki yazlığa giderdik. Bir hafta kalır dönerdik. Yine öyle yola çıktık. Babamın ayağında ağrı vardı; direksiyona annem geçti. Şoförlüğü pek iyi değildi ama “Ben kullanayım,” dedi.
Bir an durdu; sanki bir cümleyi ağzından çıkarırsa geri dönüş olmayacakmış gibi.
— Yolun başında her şey normaldi. Sonra yol kenarında plaj malzemeleri satan bir dükkân gördüm. Kapısının yanında çeşit çeşit plastik toplar asılıydı. Renk renk… Desen desen… Hepsini istedim. Bir anda hepsini.
Sesi çocuklaşmıştı.
— Israr ettim. Durmadılar. Ağlamaya başladım. Çünkü… ağlayınca olur sanırsın. Çocuk aklı.
Caner’in boğazı düğümlendi.
— O gün oldu. Annem dayanamadı. Geri dönmek için “U” dönüşü yaptı. Direksiyonu kırdı ama yan şeritten hızlı gelen arabayı fark edemedi. Çarpıştık.
Sibel, istemsizce elini Caner’in omzuna koydu. Caner gözlerini kapattı, sanki omzundan gelen o sıcaklıkla ayakta kalıyordu.
— Çarptığımız araba kontrolden çıktı, refüje vurdu, takla attı. İçinde tatile giden bir aile vardı… anne baba ve iki kız çocuğu. Orada… öldüler. Bizse burnumuz kanamadan kurtulduk.
Caner’in gözlerinden yaşlar süzüldü.
— Annem kabahatli bulundu. “Kasten ölüme neden olmak” diye bir şey söylediler. On dokuz yıl ceza verdiler. Ama annem o on dokuz yılı çekmedi.
Sesi kırıldı.
— İlk ay dolmadan… vicdan azabına dayanamadı. Koğuş tuvaletindeki fayansı kırıp bileğini kesti. Orada… bitti.
Sibel nefesini tuttu.
— Babam kayboldu. Ben kimsesizler yurduna verildim.
Sibel duyduklarının ağırlığıyla ezildi. Bir süre konuşamadı. Sonra bu ağır havayı dağıtmak ister gibi, Caner’in biraz önceki çocuksu heyecanına tutunmayı seçti.
— Yeni bebekler gelmiş demiştin… Bana göstermek ister misin?
Caner cevap vermedi; sadece başıyla onayladı.
Sibel onu taş bebeklerin olduğu reyona götürdü. Bir süre bebeklere baktılar. Raflardaki gülüşler, o ağır hikâyeyi duymamış gibi sabit ve parlaktı.
Sibel, sessizliği yumuşakça deldi.
— Oyuncak bebekleri seviyor musun?
Caner daha sakin konuştu.
— Evet. Çocukken… beni evlatlık alan ailenin mahallesindeki çocuklar taş bebeklerle dolaşırdı. O zamanlar modaydı. Ben de istiyordum ama söylemeye çekiniyordum. İstediğim şeyi istemek… sanki yasakmış gibi gelirdi. Çocukluğum, çoğu zaman hasretle geçti.
Bir an durdu. Sonra istemsizce gülümsedi.
— Şimdi düşününce… insan bazen elde edince önemsemeyeceği şeyler için kendini boş yere harap ediyor. O çocuklar aldı, bir süre oynadı, sonra başka heveslere geçti. Ben ise hâlâ burada durup bakıyorum.
Sibel bir anda Caner’in elini tuttu.
— Bak… sana ne diyeceğim. Bu dükkândan istediğin bebeği seç. Sana hediye olarak almak istiyorum.
Caner’in yüzü bir anda değişti. Sanki içindeki karanlık bir anlığına geri çekildi.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten.
O gün dükkândan çıktıklarında Caner’in elinde iki poşet vardı. Birinde yeşil renkli, Ford model uzaktan kumandalı araba; diğerinde kızıl saçlı, mavi gözlü bir oyuncak bebek.
Caner poşetleri taşırken hafifçe sarsılıyordu. Sebebi ağırlıkları değildi; yıllardır vitrinin önünde bekleyen bir adamın nihayet eline bir şey geçmiş olmasıydı belki. Belki de ilk kez, “seyretmek” yetmemişti.
O geceden sonra Caner, oyuncakçı dükkânının önünden geçmedi. Geçtiyse bile, başını kaldırıp camlara bakmadı.
Dükkânın içi her zamanki gibi ışıl ışıldı. Raflar doluydu. Çocuklar yine camlara yapışıyordu. Ama Caner’in bıraktığı boşluk, o camın önünde, belli belirsiz bir iz gibi kaldı.

Yorumlar