Modern Ağa

 





MODERN AĞA


Kayın ağaçlarının henüz yeşilden kahverengine dönmediği bir vaktin içerisindesiniz. Ağaçların kapladığı uzun otoyollardan geçtiğiniz yolculuğun sonunda, adı sanı bilinmeyen küçük bir köye yaklaşmış bulunuyorsunuz.

Bu köye gelişiniz bir rastlantı değil. Şehirde tanıdığınız birinin anlattıkları günlerdir zihninizden çıkmıyor. Köyün muhtarı Bekir Bey’in, köylünün emeğini kendi malı gibi saydığını; mahsulü satma bahanesiyle herkesin payını kendi defterine yazdığını söylemişti. Dinlerken öfkelenmiş, susmanın da bir suç olduğuna inanmıştınız. Belki haddiniz olmayan bir cesaretle, belki de safça bir adalet duygusuyla buraya gelmiştiniz. En azından yüzüne bakıp doğruyu söyleyebileceğinizi düşünmüştünüz. İşte bu yüzden buradasınız.

Köy yeri pek görkemli görünmüyor; sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar tek göz odadan oluşan ufacık, beyaz kerpiç evler köyün ortasına serpiştirilmiş. Evlerin hemen arka tarafında sırasıyla; tek katlı ahşap kıraathane, talebelerin mektep dedikleri derme çatma bir kulübe, minaresi olmayan mermer cami ve köyün en önemli yapısı olan Muhtar Bekir Bey’in saraydan hallice yuvası duruyor. Köyü oluşturan unsurlar bunlardan ibaret.

Köye giriş yaptığınız an, yazıları silindiği için okunamayan mavi bir tabela karşılıyor sizi. Silinen yazılardan geriye yalnızca bir “u” harfi kalmış; onun da neyi temsil ettiğini kimse bilmiyor, yıllardır anlamsızca duruyor orada.

Biraz yürüdükten sonra köy meydanına varıyorsunuz. Köy küçük olduğundan bunu başarmak zor olmuyor. Meydandaki evleri geçip tek katlı ahşap kıraathanenin önünden ilerliyor, orada oturanlara ufak bir baş selamı verip yolunuza devam ediyorsunuz. Geliş amacınıza artık çok yakınsınız.

Bekir Bey’in evi, köydeki diğer evlerin yanında bir yıldız gibi parlıyor. Köy toprağının büyük kısmını kaplayan geniş bir arsanın ortasında duran bu yapı; dört katlı, mantolaması yeni yapılmış, parlak sarı renkli duvarları ve vitraylı camlarıyla göz alıyor. Bir süre bu ihtişamın önünde durup soluklanıyorsunuz.

Derken Bekir Bey çıkageliyor. Evin etrafını çeviren yüksek duvarların ardından, iki kanatlı çelik bahçe kapısının yanından size sesleniyor. Elini uzatıyor; uzatılan eli geri çevirmek olmaz diyerek sıkıyorsunuz. Kapı açılıyor, bahçeye adım atıyorsunuz. Duvar boyunca uzanan asma yaprakları, ortadaki büyük çardak ve yeni verniklenmiş ahşabın güneşte parlayan yüzeyi dikkatinizi çekiyor.

Bahçede biraz dolaştıktan sonra oturma ihtiyacı hissediyorsunuz. Bunu dile getirmenize gerek kalmadan Bekir Bey çardağa buyur ediyor. Oturuyor, bir şehirli olarak toprağın kokusunu ciğerlerinize çekiyorsunuz.

Köy hakkında sorular soruyor, Bekir Bey’in anlattıklarını dinliyorsunuz. Nüfusun kırk sekiz olduğunu, yazın bu sayının iki katına çıktığını, köylünün tarım ve hayvancılıkla geçindiğini öğreniyorsunuz. Bekir Bey, köylülerin fakirliğine aldanmamanız gerektiğini söylüyor; onların gönüllerinin dünyada eşi benzeri olmayan birer elmas olduğunu ekliyor.

Bu noktada onu anlamakta zorlanıyorsunuz. Kısa boyu, köse yüzü, tel tel dökülmüş saçlarıyla neredeyse karikatür gibi duran bu adam, köyün en varlıklı ailesinin oğlu olarak doğmuş. Hayatı boyunca yokluk yüzü görmemiş.

Kahve ikram ediyor. Kabul ediyorsunuz. Kahveler bittikten sonra içinizi kurcalayan soruyu soruyorsunuz: Aynı işle uğraşan köylüler sefilken kendisi neden bu kadar varlıklı?

Bekir Bey, yalnızca kendi ürününden değil, köylünün mahsulünden de kazandığını söylüyor. Ürünleri satan kişinin kendisi olduğunu, bu yardım olmasa köylünün aç kalacağını ekliyor. Bu yüzden kazancın büyük kısmını kendi hanesine yazdığını açıkça dile getiriyor.

O an, karşınızdaki adamın ne tür bir tilki olduğunu anlıyorsunuz.

Buna rağmen yemek davetini kabul ediyorsunuz. Çünkü buraya bir hesapla gelmiştiniz.

Evin içine giriyorsunuz. Geniş avludaki çeşmenin sesi kulaklarınızda yankılanıyor. Sofaya geçtiğinizde şatafat göz kamaştırıyor: gümüş şamdanlar, altın ibrikler, meşe bir sofra…

Peçeli kadınlar ve çocuklar giriyor içeri. Bekir Bey, bunların eşleri ve çocukları olduğunu söylüyor. Kadınların çoğunun vaktiyle köyden zorla alındığını da övünür gibi ekliyor.

Viski bardağını elinizde evirip çevirirken, buraya hangi niyetle geldiğinizi hatırlamaya çalışıyorsunuz. Aklınıza gelen şeyler bulanık; köylü, adalet, hesap… Hepsi alkolün dibinde eriyip gitmiş. Bardağı dudaklarınıza götürüyorsunuz ama içmiyorsunuz. Geri bırakıyorsunuz masaya.

O an anlıyorsunuz:
Bu evde haksızlık bir düzen, sessizlik bir gelenek. Ve siz, buraya karşı durmaya gelmişken, farkına varmadan bu düzenin misafiri olmuşsunuz.

Köyden çıktığınızda ardınıza bakmıyorsunuz.
Çünkü bazı yerlerde suç, işlenmez; normalleşir.




Yorumlar