KARINCANIN İSYANI
Bir zamanlar, uzun bir caddenin taş kaldırımları arasında yaşayan bir karınca kolonisi vardı. İnsanlar için yalnızca bir yürüyüş yolu olan bu yer, karıncalar için bir evdi; hem tehlikeli hem bereketli. Her adım bir ihtimaldi: Ya ekmek kırıntısı, ya da son.
Bu koloni yıllar boyunca düzen içinde yaşamıştı. Kimse diğerinden fazla değildi; kimse öne çıkmazdı. Karıncalar çalışır, bulduklarını yuvalarına taşır, akşam olduğunda yorgunluklarını yan yana dinlenerek atarlardı. Onları bir arada tutan şey korku değil, alışkanlık ve güvendi.
Bu güvenin adı Kraliçe Karınca’ydı.
Kraliçe Karınca’yı pek azı görmüştü ama herkes onun varlığını hissederdi. Kurallar onun ağzından çıkmazdı; zaten kurala ihtiyaç yoktu. Ne yapılacağını herkes bilirdi. Böylece zaman aktı, yazlar geçti, asfaltlar kızdı, kışlar geldi.
Sonra bir yaz günü geldi ki, sıcak yalnızca asfaltı değil, koloninin içini de yakmaya başladı.
O gün karıncalar her zamankinden daha yorgundu. Dinlenmek için her zaman gittikleri Karınca Dinlenme Tesisi’ne yöneldiler. Burası gölgelikti; insanlardan düşen şekerler, dondurma artıkları burada toplanırdı. Ama o gün içerisi alışılmadık derecede kalabalıktı. Karıncalar üst üste binmiş, fısıltılar havada asılı kalmıştı.
Kalabalığın ortasında, bir çekirdek kabuğunun üstüne çıkmış Kırmızı Karınca duruyordu.
Bu başlı başına tuhaf bir manzaraydı. Çünkü koloni kurulalı beri kimse bir yükseltiye çıkmazdı. Yükselmek, ayrışmak demekti.
Kırmızı Karınca konuşuyordu.
— Karınca kardeşlerim, diyordu. Yıllardır çalışıyorsunuz. Peki karşılığında ne alıyorsunuz?
Ön saflardan mırıltılar yükseldi.
— Yuvamız var.
— Güvendeyiz.
— Kraliçe Karınca bizi koruyor.
Kırmızı Karınca başını iki yana salladı.
— Korunduğunuzu mu sanıyorsunuz? Yoksa alıştığınız için mi böyle düşünüyorsunuz?
Bu sözler alkış almadı ama sessizlik yarattı. Sessizlik, alkıştan daha tehlikelidir.
— Size bir şey anlatacağım, dedi Kırmızı Karınca. Ama önce şunu sorun kendinize: Gerçekten her şey yolunda mı?
Bir karınca dayanamayıp sordu:
— Kraliçe Karınca ne yapmış?
Kırmızı Karınca susarak bekledi. Merak, sabırdan güçlüdür.
— Kraliçe Karınca, dedi sonunda, sizi karıncayiyenlerle pazarlık konusu yaptı.
Bir anlık duraksama… Sonra öfke.
— Yalan!
— İftira!
— Kraliçe Karınca böyle biri değil!
Tam o sırada tesisin üstüne ağır bir gölge düştü. Güneş kesildi. Dört karıncayiyen başlarını eğmiş, karıncalara bakıyordu.
Panik başladı.
Ama Kırmızı Karınca sakin kaldı.
— Korkmayın, dedi. Bugün avlanmaya gelmediler.
Karıncayiyenlerin sözcüsü konuştu:
— Anlaşma yaptık. Karıncalar karşılığında yiyecek verdik. Sonra Kraliçe Karınca kayboldu. Onu aradık… ve karıncaları yerken gördük.
Karıncaların içi buz kesti.
İnanmak istemeyenler vardı. O zaman Kırmızı Karınca son taşı oynadı.
— Firavun Karınca’yı tanırsınız.
Firavun Karınca, Kraliçe Karınca’nın en eski yol arkadaşıydı. Sessizce öne çıktı.
— Evine girdiğimde, dedi, ağır bir koku vardı. Bu ölü karınca kokusuydu.
O an karar verildi.
Karınca kolonisinin öfkesi, sözlerden daha hızlı yürüyordu. Kimse plan yapmadı, kimse durup düşünmedi. Öfke, karıncalar arasında sessiz bir buyruk gibi yayıldı. Önce birkaç karınca ayrıldı kalabalıktan, ardından onlarca, sonra yüzlercesi… Hepsi aynı yöne akıyordu: Kraliçe Karınca’nın yuvasına.
Yuva, koloninin geri kalanına kıyasla sessizdi. Ne bir hareket vardı ne de bir telaş. Kraliçe Karınca, günlerdir süren söylentilerden, fısıltılardan ve yükselen sesten bihaberdi. O an, dar odasında dinleniyordu. Yorgundu. Koloni büyümüştü, yük ağırlaşmıştı; ama hiçbir zaman, bu yükün kendi boynuna dolanacağını düşünmemişti.
İlk karınca içeri girdiğinde Kraliçe Karınca gözlerini açtı. Ardından ikincisi, üçüncüsü… Odanın içi karıncalarla dolmaya başladı. Kraliçe Karınca doğrulmak istedi, konuşmak istedi. Ama kimse dinleyecek halde değildi.
Ne suçlama duyuldu,
ne savunma istendi,
ne de bir kanıt arandı.
Bir karınca öne atıldı. Ardından bir diğeri. Kraliçe Karınca’nın üzerine yığıldılar. Küçük bedenler, büyük bir öfkeyle hareket ediyordu. Kraliçe Karınca çırpındı, ses çıkarmaya çalıştı ama boğazına dolanan ağırlık nefesini kesti.
Koloni, o an sessizdi.
Kimse Kraliçe Karınca’nın son bakışını görmedi. O bakışta ne ihanet vardı ne suç. Sadece şaşkınlık… ve anlam verememe.
Kraliçe Karınca, kendi kolonisi tarafından, kendi yuvasında, uykusunun içinden çekilip alınarak öldürüldü.
Dışarıda bekleyen karıncalar, olan biteni sormadı. İçeriden çıkanlar bir şey anlatmadı. Zaten anlatılacak bir şey kalmamıştı.
O gün koloni bir kraliçesini değil, sorgulama yeteneğini kaybetti.
Sonra düzen değişti.
Kraliçe Karınca’nın ölümünden sonra koloni uzun süre neye uğradığını anlayamadı. Yas tutmak için vakit yoktu; çünkü Kırmızı Karınca çok geçmeden ortaya çıkmış, yüksek bir taşın üzerine çıkıp konuşmaya başlamıştı. Artık ona Lider Karınca deniyordu.
İlk günlerde yumuşak konuştu.
“Özgürlük” dedi.
“Adalet” dedi.
“Artık kimse kimseye yük olmayacak” dedi.
Eşitlik eski bir masal sayıldı. Yerine “hak” geldi. Daha çok çalışan daha çok kazanacaktı. Ama herkes, kazandığının büyük kısmını lidere vermek zorundaydı.
Karıncalar, yıllardır eşitlik adı altında sırtlandıkları yükten kurtulduklarını sandılar. Herkes çalıştığı kadar kazanacaktı. Paylaşım yoktu; bu, ilk başta kulağa adil gelmişti.
Ama Lider Karınca bir şeyi eklemeyi ihmal etmedi.
“Bu düzenin bir bedeli var,” dedi.
“Beni buraya siz getirdiniz. Bunun da bir karşılığı olmalı.”
İşte o gün, “Ödül” denilen şey ortaya çıktı.
Karıncalar her ay kazandıklarının bir kısmını Lider Karınca’ya vermeye başladı. Önce azdı. Sonra arttı. Kimse itiraz etmedi. Çünkü itiraz etmek, Kraliçe Karınca’yı savunmakla eş tutuluyordu.
Bir sabah Lider Karınca yeni bir emir verdi:
“Kış geliyor,” dedi.
“Benim sıcak bir yere ihtiyacım var.”
O gün, koloninin ortasında büyük bir sarayın temeli atıldı.
Karıncalar, sabahın ilk ışığından gecenin karanlığına kadar çalıştı. Kimileri yiyecek taşıdı, kimileri taş yonttu. Saray yükseldikçe karıncalar küçüldü. Sarayın gölgesi uzadıkça yollar karardı.
Lider Karınca artık yerinden kalkmıyordu. Altınla kaplı tahtına oturuyor, Firavun Karınca’yı yanına çağırıyor, gelen malları saydırıyordu.
Firavun Karınca ise her şeyin tam ortasındaydı.
O, emirleri duyuruyor; çalışmayanları işaret ediyor; kaybolanları fark etmiyordu. Ya da fark etmemeyi tercih ediyordu.
Kolonide karınca sayısı azalıyordu. Ama kimse saymıyordu artık. Çünkü herkes meşguldü. Kimisi saray yapıyordu, kimisi sarayı besliyordu.
Ve kimse, saray tamamlandığında içeride yalnızca iki karıncanın kaldığını fark etmedi.
Zamanla karıncalar azaldı. Kimse saymadı. Çalışmakla meşguldüler.
Ta ki kimse kalmayana kadar.
Karıncayiyenlerin gelişi birden olmadı.
Önce yer titredi.
Toprak, karıncaların alışık olmadığı bir şekilde içten içe homurdanmaya başladı. Sarayın taş duvarlarından ince tozlar döküldü. Lider Karınca, altın tahtında tembelce doğrulup kulak kabarttı ama sesin kaynağını önemsemedi. Uzun zamandır hiçbir şey onu gerçekten endişelendirmiyordu.
Sonra gölge düştü.
Güneş, sarayın önünde yavaş yavaş karardı. Sanki gün, saatini şaşırmıştı. Balkonun demir parmaklıklarından dışarı bakan Lider Karınca, ilk başta bunun bir bulut olduğunu sandı. Ama gölge sabit duruyordu. Üstelik ağırdı.
Aşağıdan nefes sesleri geliyordu.
Toprağı yaran, düzenli ve sabırlı nefesler.
Derken karıncayiyenler ortaya çıktı.
Sessizdiler. Koşmadılar, bağırmadılar. Açlıktan kudurmuş avcılar gibi değillerdi; aksine, görevini yapmaya gelen memurlar gibiydiler. Uzun burunlarını yere sürüyor, koloninin boş sokaklarında yavaşça ilerliyorlardı. Bir zamanlar karınca kaynayan yerlerde şimdi yalnızca rüzgâr dolaşıyordu.
Sarayın önünde durdular.
Sözcü öne çıktı.
— Karınca, dedi. Çık ortaya.
Lider Karınca balkona koştu. Aşağı baktığında ilk kez korkunun ne olduğunu hatırladı. Çünkü karşısında ne bir düşman vardı ne de bir pazarlık ortağı. Karşısında yalnızca sonuç duruyordu.
— Ne istiyorsunuz? diye sordu, sesini olduğundan güçlü çıkarmaya çalışarak.
— Anlaşmamızı hatırlatmaya geldik, dedi karıncayiyen.
— Anlaşma bitti, dedi Lider Karınca aceleyle. Kolonide karınca kalmadı.
Karıncayiyen başını hafifçe yana eğdi.
— Biz de onu söylüyoruz zaten.
Lider Karınca etrafına baktı. Sarayın avlusu boştu. Ne işçi vardı ne nöbetçi. Bir zamanlar binlerce karıncanın aktığı yollar, şimdi sessizdi. O sessizlikte, kendi nefesini bile fazla duydu.
— O zaman… dedi. O zaman size yiyecek veririm. Sarayım dolu. Ambarlarım var.
Karıncayiyenlerin hiçbiri hareket etmedi.
— Biz yiyeceği, dedi sözcü, canlı severiz.
Lider Karınca geri çekildi. Kaçmak istedi ama bacakları onu taşımıyordu. Ağırlığı yalnızca bedeninde değil, yıllardır biriktirdiği korkulardaydı.
— Ben liderim! diye bağırdı.
— Bir zamanlar, dedi karıncayiyen. Şimdi yalnızsın.
Ve sarayın kapıları, yıllarca içeride tutulanların sessizliğiyle açıldı.
Koloninin son sesi, Lider Karınca’nın boğuk çırpınışı oldu.
Karıncayiyenlerin gelişi sarayı yuttuğunda Firavun Karınca içerideydi.
Alt kattaki uzun sofrada artıkları sayıyordu. Lider Karınca’nın bağırışlarını duyduğunda irkildi ama balkona çıkmadı. Camın arkasından baktı. Gördükleri, bugüne kadar yaptığı her şeyden daha büyüktü.
Karıncayiyenler sabırlıydı.
Bekliyorlardı.
Firavun Karınca, Lider Karınca’nın sesinin kesildiği anı net hatırladı. O an ne bağırdı ne ağladı. Sadece içgüdüleri konuştu.
Arka kapıya yöneldi.
Sarayın yapılırken pek önemsenmeyen, yalnızca hizmet için kullanılan o dar geçit hâlâ açıktı. Firavun Karınca, duvarlara sürtüne sürtüne ilerledi. Bir zamanlar kendisine yol açan karıncalar artık yoktu.
Kapıdan çıktığında durmadı.
Arkaya bakmadı.
Sarayın gölgesi arkasında kalırken, toprak ilk defa ona hafif geldi. Yalnızdı ama yaşıyordu. Ve yaşamak, artık onun için yeterliydi.
Başka kolonilere doğru yürürken şunu düşündü:
Bu kez susacaktı.
Bu kez bekleyecekti.
Ve bir gün, bir başka kraliçenin en yakını olacaktı.
Çünkü Firavun Karınca şunu çok iyi öğrenmişti:
İlk yalanı söyleyen değil, sonuna kadar ayakta kalan kazanır.
Belki de bu hikâyede en büyük suç, yalan değildi.
Belki de en büyük felaket, en yüksek sesle konuşana inanmaktı.

Yorumlar