Yaşlı adam, elindeki ince sopayı kaldırıp karşısında duran iskeletin omuz hizasını işaret etti. Küçük kız, mindere bağdaş kurmuş, başını hafifçe yana eğmişti. Dinliyordu; gerçekten dinliyordu.
İskeletin kemikleri yılların neminden yosun tutmuş, yer yer yeşilimsi bir renge bürünmüştü. Buna rağmen kemiklerin dizilişi hâlâ kusursuzdu. Her parça olması gereken yerdeydi. Zaman yalnızca yüzeyde iz bırakmıştı.
— Bu kemik, dedi adam sakin bir sesle, kürek kemiğidir. Omuz hareketlerinin büyük kısmını bu sağlar.
Sopayı yavaşça aşağı kaydırdı.
— Şu gördüğün köprücük kemiği. Göğüsle kol arasında bir bağdır. Koparsa, insan kolunu taşımakta zorlanır.
Kız başını salladı.
— Yani her kemik önemli.
— Hepsi, dedi adam. İnsan, farkına varmadan ayakta kalır ama bir kemik eksilirse bunu beden değil, ruh hisseder önce.
Kız ayağa kalktı. İskelete biraz daha yaklaştı. Parmağını kaburgaların üzerinde gezdirdi. Bir noktada durdu. Geri çekmedi elini.
— Dedeciğim…
— Efendim?
— Burada neden delikler var?
Adamın eli durdu. Sopayı indirmedi ama hareket ettirmedi de. Gözleri, kızın işaret ettiği noktaya kaydı. Kaburgaların arasında, düzenli sayılabilecek aralıklarla açılmış küçük boşluklar vardı. Bazıları kemiği delip geçmişti.
Uzun bir sessizlik oldu.
— Her iskelette olmaz, dedi sonunda.
— Peki bunda neden var?
Adam sakalını sıvazladı. Bakışlarını iskeletten ayırmadı.
— Çünkü bu iskelet, dedi, yalnızca ders anlatmak için kullanılmadı.
Kızın yüzünde merakla karışık bir heyecan belirdi.
— Hikâyesi mi var?
Adam başını salladı.
— Hem de trajik bir hikâyesi.
Gençliğimde insanlardan çok nesnelerle anlaşırdım. İnsan yüzleri değişirdi; sözler çelişirdi. Ama nesneler oldukları gibi dururdu.
Bir ortaokulda hademe olarak çalışıyordum. Temizlik, düzen, tekrar. Günler birbirine benziyordu. En sevdiğim yer fen laboratuvarıydı. Cam dolaplar, etiketlenmiş kavanozlar, metal raflar. Her şey sabitti.
Bir gün Fatma Hanım, laboratuvara yeni bir iskelet getirdi. Cam dolabın içine yerleştirdi. Anahtarı cebine koyarken gördüm.
O gün boyunca iskeletten başka bir şey görmedim. Öğrenciler, deneyler, sesler. Hepsi arka planda kaldı. Gözüm hep dolaptaydı.
İlk gün sadece baktım.
İkinci gün de.
Üçüncü gün artık bakmak yetmedi.
İnsanların sonunda neye dönüştüğünü görmek beni sakinleştiriyordu. Et yoktu. Yüz yoktu. Sadece yapı vardı. Kimsenin rol yapamadığı bir hâl.
Bir akşam okul kapandıktan sonra laboratuvara girdim. Dolabı açtım. İskeleti dikkatlice çıkardım. Parçalamadım. Zarar vermedim. Bütünlüğü önemliydi.
Eve götürdüm.
Kömürlükte yer açtım ama orası boş değildi. Yıllar içinde biriken kemikler vardı. Eksik kafatasları, tek başına kalmış omurlar. Hiçbiri tamam değildi. O yüzden tatmin etmiyordu.
Okulda iskeletin kaybolduğunu fark ettiler. Fısıltılar başladı. Fatma Hanım bana bakıyordu. Sormuyordu ama bakışlarıyla anlatıyordu. O gözler iskeleti senin çaldığını biliyorum, diyordu.
İskeleti hemen geri getirmedim. Ama şunu da biliyordum:
Ben iskeletin kendisine değil, iskelete sahip olma fikrine aşıktım. Bu yüzden tüm sürece hakim olmalıydım. Nereden geldiği belli olmayan bir iskelete daha fazla tahammül edemezdim.
İskelet hala bende olduğu için birkaç gün baskıyla yaşadım. Geceleri uykum kaçıyordu. Garip olan bu heyecan bana haz veriyor, beni diri tutuyordu. Bu duyguyu daha da büyütmek istedim. Ve bir gece oturup büyük bir plan yaptım.
Sonraki gün laboratuvara girip iskeleti yerine koydum. Koridorda bilerek ses çıkardım.
— Burada bir şey var.
Dolap açıldı. İskelet bulundu. Bulan kişi olduğum için öğretmen hanım bana minnet duydu. Bu hareketimle önce şüpheleri yıkmış, sonra güvenini kazanmıştım. Ben de bu durumu kullandım.
Sonra Fatma Hanım’la yakınlaştık. Ona ilgi gösterdim. O bunu gerçek sandı. Benim içinse bu, bir hazırlıktı.
Bir akşam yemeğe davet ettim.
Yemek yedik. Şarap içtik. Güldük eğlendik.
Tuvalete gitmek için izin isteyip masadan kalktım. Amacım yatak odasına gidip planı bir an önce devreye sokmaktı.
Yatağımın yanındaki komodine baktım. Silah çekmecedeydi. Daha önce defalarca kontrol etmiştim.
Ayağa kalktım. Çekmeceyi açtım. Emniyeti açtım.
Elim boş ayrıldığım salona elim dolu bir şekilde döndüm. Masada oturmuş, şarabını yudumlayan Fatma Hanım'ın şaşkın bakışlarını üzerime çekmiştim.
Onu o an bir insan olarak değil, bir iskelet olarak görmeye başlamıştım. Bu da beni yapacaklarımı bir an önce yapmak konusunda teşvik etti.
Ayağa kalkmasına fırsat vermeden silahı ateşledim.
İlk atışı kürek kemiğinin altından yaptım. Geriye sendeledi. İkinci kurşun göğsüne girdi. Üçüncüsü yere düşerken.
Sonrasında acele etmedim. Kemikler ortaya çıktı. Kurşun, kemiğe ne yapıyorsa yaptı. İz bıraktı.
Yaşlı adam sustu. Sopayla iskeletin göğsünü yeniden işaret etti.
— Delikler, dedi. Her zaman sonradan anlaşılır.
Küçük kız bir an durdu, sonra güldü.
— Dedeciğim, ne tuhaf hikâyeler anlatıyorsun.
Adam gülümsedi.
— Hikâye değil yavrum. Anatomi.
Bu konuşma üzerine dersin bittiğine karar veren yaşlı adam, kızı da yanına alarak odadan çıkmaya karar verdi.
Işığı kapattı.
Karanlıkta iskelet sessizce duruyordu.
Delikler, karanlıkta daha derin görünüyordu.
Ama neye ait olduklarını söyleyecek kimse yoktu.

Yorumlar