Asılacak Adam




ASILACAK ADAM

Meydanda bulunan darağacının bugün bir misafiri vardı.

Yıllardır boş duran bu ahşap ölüm simgesi, çürümeye yüz tutmuş olmasına rağmen işini görmeye devam ediyordu. Zamanında nicelerini sırtında taşımış, sonra unutulmuştu. Şimdi yeniden hatırlanıyordu. Bir zamanlar tüccar olarak bilinen, pazarda sevilen bu adam, ipin ucunda sallanıyordu artık. İsminin, yüzünün, geçmişinin bir önemi kalmamıştı.

Uzun boylu, kirli sakallı adam koyu kahverengi gözleri açık bir şekilde meydanı izliyordu. Gözleri kapanmamıştı; sanki olan biteni görmesi özellikle istenmişti. Ayaklarının altında toplanan kalabalık her geçen saniye artıyor, insanlar darağacının etrafında halka halka çoğalıyordu.

Kalabalık, asılmış bir adam görmenin ağırlığı üzerinde durmuyordu. Kimse “neden” sorusunu sormuyordu. Bunun yerine, adamın ne yapmış olabileceği konuşuluyordu. Herkes kendi ihtiyacına göre bir suç biçiyor, o suçu yüksek sesle dillendiriyordu.

Kalabalığın içinden yaşlı bir kadının sesi yükseldi.

— Bu adamın suçu masum bir cana kıymaktı. Bir insanı öldürdü.

Kadın bunu görmemişti. Bir cinayete tanık olmamıştı. Söylediği şey, sadece kalabalığın duymak istediği şeydi. Bu yüzden destek bulması gecikmedi.

— Haklısın, ihtiyar kadın.
— Doğru söyledin.
— Belli ki katilmiş!
— Kralımız en doğrusunu bilir!

Kadının ardından genç bir adam öne atıldı. Kalabalığın ilgisini üstünde hissedince sesi daha da yükseldi.

— Bir insanı öldürse yine iyi! Benim biricik anneme ahlaksız sözler söyledi bu namussuz! Bu adam bir ırz düşmanıdır!

Bu sözlerle meydanda başka bir dalga yayıldı. Önceki suç unutuldu, yerini daha kirli, daha tahrik edici bir suç aldı. İnsanlar öfkeyi daha kolay taşıyordu artık.

— Kesinlikle!
— Zavallı annelere yaşam, ırz düşmanlarına ölüm!
— İyi ki asmışlar bu haysiyetsizi!

Nefret büyüdükçe büyüyordu. Suçlar birbirini kovalıyor, asılan adamın bedeni bu yeni suçları sessizce kabul ediyordu.

Kalabalığın ön saflarında bir çocuk vardı. Babasının paçasını çekiştiriyor, omuzlarına çıkmak istiyordu. Adam sonunda dayanamayıp çocuğu omuzlarına aldı.

Çocuk yukarıdan baktı, meydanı gördü, darağacını gördü. Ve bağırdı.

— Bu adam bizim mallarımıza göz koymuş bir hırsızdır! Evlerimizi soymuştur!

O an meydan kontrolden çıktı.

— Demek hırsız!
— Bir defa asmak yetmez!
— Böyle namussuzlar yaşamasın!
— Geleceğimiz bu çocuklar sayesinde aydınlık!

Artık kimse ne söylediğini bilmiyordu. Suçlar üst üste yığılıyor, adamın bedeni suçlardan ağırlaşıyordu. En başta sessiz kalanlar bile bağırıyor, küfrediyor, rahatlıyordu.

Meydanın en arkasında bir adam vardı.

Sabahın ilk ışıklarıyla gelmişti. Olan biteni en başından beri izliyordu. Kalabalığın aksine ne bağırmış ne de tek bir söz etmişti. Üzerindeki üniforma sade, yüzü ifadesizdi.

O, kralın emrinde çalışan muhafızlardan biriydi. Dün bu adamın ipini çeken kişiydi.

Bir süre daha kalabalığı izledi. Sonra sessizce arkasını dönüp saraya doğru yürümeye başladı. Arkasında kalanlar hâlâ bağırıyor, asılmış bir bedenden adalet devşiriyordu.

Yol boyunca tek bir cümle dilinden düşmedi. Mırıldanır gibi, bir tekerleme gibi tekrar edip durdu:

— Krala dil uzattığı için asılan bir adamın bunları yaşaması normal miydi?


Yorumlar