FARİYE
Bir grup asker, yıkılmış şehrin enkazı arasında volta atıyordu.
Bir zamanlar yüksek kaldırımlara, renk renk boyanmış evlere, upuzun caddelere ev sahipliği yapan şehir; bitap düşmüş, eski görkemini yitirmişti.
Savaş, etkisini fazlasıyla hissettirmiş; insanları darboğaza mahkum etmişti. Bir zamanlar insanlara yuva olan bu şehir savaştan sonra koca bir moloz yığınına dönüşmüştü.
Bu yığınlar arasında duran iki küçük çocuk, volta atan askerlerin dikkatini çekmişti.
Çocuklardan biri sekiz yaşlarında, kara kaşlı, upuzun siyah saçlı, yanık tenli bir kız; diğeri kumral saçlı, mavi gözlü ufak bir oğlan çocuğuydu. İki çocuk molozların arasında birbirine el ele tutuşmuş, bir şeyler arıyordu. Çocukların bu halini gören askerler, onların bulunduğu yere doğru ilerledi.
Sol omzundaki apoletlerden gruptaki en rütbeli olduğu anlaşılan asker, çocuklara doğru bakıp sordu.
"Tozun toprağın içinde ne işiniz var?"
Küçük kız, yeşil üniformalı insanların asker olduğunu ve bu nedenle de saygılı olması gerektiğini biliyordu.
Bu nedenle karşısında gördüğü adamlara saygıda kusur etmemek için tertiplenmiş, yanında duran ufak çocuğu da uslu durması konusunda tembihlemişti.
Kızın bu çabasını gören komutan, yüzünde beliren gülümsemeyle çocukların yanına yaklaştı. Nasır tutmuş ellerini küçük kızın başına koydu. Kızın kirli saçlarını okşamaya başladı.
Bu davranış karşısında mahcubiyetten ne yapacağını bilemez hale gelen küçük kız, yerdeki büyükçe moloza bakarak konuştu.
"Kumandanım bir kabahat işlediysek affedin. Kalacak yerimiz, yiyecek yemeğimiz yok. Biz de bu yüzden taşların altına bakıyorduk."
Komutan, çocukların durumuna üzülmüştü. Onlara yardım etmek, hayattalarsa anne ve babalarına ulaştırmak niyetindeydi. Bu nedenle sakince sordu.
"Anne ve babanız nerede?"
Anne ve babası hakkında sorulan soruya cevap vermemişti; soruyu duyduğu an yüzü düşmüştü. İçinde bulunduğu mahcubiyete bir de hüzün eklenince sarsılmıştı. Gözünden akmaya başlayan yaşları belli etmemek için yüzünü komutanın bacağına gömmüş, ona sarılmıştı.
Bu durumdan ne olduğunu az çok anlayan komutan, çocukların canını fazla sıkmak istemediyse de yine de kendini durduramadı. Aynı soruyu tekrarladı.
Komutana sarılı vaziyette duran kız soruyu cevaplamaya başladı.
"Kumandanım, babam seferberlik zamanı doğu cephesine çağrıldığından dolayı ben henüz küçük, kardeşim ise doğmamışken savaşa gitti. Anneciğim ise kardeşimin doğumu sırasında rahatsızlandı ve..."
Kız konuşurken havada süzülen bir grup serçe yıkık şehir tabelasına konmuştu. Mavi tabelanın üzerinden şehri kaplayan toz bulutunu seyrediyordu.
Bu tabloyu gören komutanın bir anlık dikkati dağılmış, kuşları izlemeye koyulmuştu. Sürekli şahit olduğu ölümlerden sonra bir canlının umarsız yaşayışı dikkatini çekmişti.
Kız da sözünü yarım bıraktı; bakışları kuşa takılmıştı.
Komutan sonradan hata yaptığını fark edip kıza döndü. Kızın anlattığı acıklı hikayeye odaklanamamıştı.
Ama kızın ne denli üzüldüğünü görmüştü. Bu yüzden konuyu değiştirmeye karar vererek sordu.
"Adın ne yavrucuğum?"
Konu değişikliği kızın üzerinde dolaşan kara bulutları dağıtmış, dikkatini kazanmasını sağlamıştı.
Konunun başka yöne çevrilmesinden memnun olan kız, soruyu büyük bir heyecanla cevapladı.
"Benim adım Fariye, kumandanım."
Yanında duran, konuşmanın en başından beri sessiz kalan ufak çocuğu işaret ederek konuşmasını sürdürdü.
"Kardeşiminse henüz adı yok, ben ona bebek derim."
Kızın bu sözleri komutanı güldürmüştü. Komutanın gülmesiyle tabelada duran kuşlar, korkuya kapılıp havalandı.
Komutan, kızın muzip tavırlarını karşılıksız bırakmadı. Aynı sıcakkanlılıkla konuştu.
"Koyuverseydin ya bir isim."
Komutanın bu sözünü duyan kız şaşırmıştı. Bir karış açılan ağzıyla komutana bakıyordu, büyük bir merakla sordu.
"Çocuklar, bebeklere isim koyabilir mi? Bu anne-babaların yapacağı iş değil mi?"
Kızın bu şaşkınlığını gören komutan, arkada dikilen askerlerine bakıp kahkahalar atmaya başladı. Artık gruptaki askerlerin tamamı gülüyordu. Küçük kız ve kardeşi de ne olduğunu anlamasalar da bu gülme eylemine katıldı.
Gülmeyi zar zor bırakabilen komutan, kızı doğruladı.
"Doğru söylüyorsun yavrum."
Bir süre sonra ciddiyetleri geri geldi. Böyle bir ortamda insanın gülebilmesi bile mucize gibi bir şeydi.
Anlık mutluluklar uğrasa da fazla duramıyorlardı. Savaşın resmi her an gözünüzün önündeydi çünkü; yıkılan evler, dağılan yuvalar, biten hayatlar.
Komutan, küçük kız ile kardeşinin durumuna çok içerlenmişti. Ayağının altındaki büyükçe taşa bakıp, savaşın tahribatlarını düşünmeye başladı.
Yıkılan binalar yeniden inşa edilebilirdi; fakat onları sıcak bir haneye dönüştüren insanlar yoksa, bunun ne anlamı vardı?
Asıl yıkım çocukların anne ve babası olmadan bir hayat sürmeleriydi. Savaş, çocukların aile saadeti yaşamasına engel oluyordu.
Komutan bu düşüncelerle bir süre dertlendi. Sonra kendisini hayranlıkla izleyen küçük kıza baktı. Konuşmaya başladı.
"Babanın ismi neydi yavrum? Belki ordudan terhis olmuştur, sizi ona ulaştırabilirim."
Küçük kızın yüzü, babasının bulunma ihtimaliyle parlamıştı. Soruyu hızlıca cevapladı.
"Niyazi, kumandanım."
Kız, ismi söyledikten sonra ayağa kalktı. Hızlıca komutanın üzerine doğru koştu, onun elini tuttu.
Komutan ellerini kavrayan ufak eli sımsıkı tutarak sordu.
"Niyazi, peki. Kimlerdendir baban? Anacığının adı nedir?"
Küçük kız, ana lafını duyunca üzülmüştü. Titreyen sesini dizginlemeye çalışıp cevap verdi:
"Babam, Babaeskili Niyazi'dir kumandanım. Annemin adıysa Fatma'ydı."
Babaeskili Niyazi ve Fatma isimlerini duymasıyla komutanın yüzü asıldı.
Bu ismi soruşturmasına gerek yoktu, çünkü kızın babasını çok iyi tanıyordu. Savaş zamanı komuta ettiği bölükte bulunan erlerden biriydi Babaeskili Niyazi. Elbette vatan için canını feda eden tek Babaeskili Niyazi o değildi.
Vatanın evlatları, düşman sathına pare pare serilmişti. Bu satıhta onlarca Babaeskili Niyazi vardı. Lakin hamile haliyle yalnız başına bıraktığı yâri Fatma'dan ve küçük kızından bahseden Niyazi, komutanın bölüğünde bulunan kahraman askerden başkası değildi.
Bahsedilen Babaeskili Niyazi, öyle yiğit bir askerdi ki, çatışmadan önce komutanına şu sözleri etmişti: 'Vatan için ölmek ne ucuz bir bedel, kumandanım. Ölmek, bu vatan için yapabileceklerimin en azı. Gerekirse iki evladımı da yetim bırakırım; yeter ki onlar hür olsun.'
Bunu düşünen tek kişi o değildi; ama söyleyen pek yoktu. Savaşta susmak öğretilse de o, sözlerini sakınmazdı.
Komutan ve arkasında bulunan dört er gözyaşlarını küçük kızdan gizleyebilmek için onunla göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Bu sefer gözlerini kaçıran küçük kız değil, komutan olmuştu.
Savaşta kaybettikleri canları düşünmüş, duygulanmışlardı. Onlar can yoldaşlarına, kader birliği yaptığı arkadaşlarına ağlıyordu.
Komutan dizlerinin üzerine çöküp küçük kıza ve kardeşine sarıldı. Küçük kız komutanın bu hareketine şaşırmış halde arkada duran gözü yaşlı erlere bakıyordu.
Kız umutlu bir ses tonuyla sordu.
"Babamı bulabilir miyiz, kumandanım?"
Komutan yüzüne kondurmaya çalıştığı tebessümle yanıtladı.
"Bir sorup soruştururuz kızım."
O günden sonra Fariye, babasının şehitlik mertebesine erişmiş olmasının verdiği gururla yaşadı.
Büyüdü, kardeşine ablalık yapmaya devam etti. Daima babası gibi bir insan olmayı hedefledi. Babasının düsturundan şaşmadan vatanı için yararlı bir birey olabilmek için gece gündüz demeden çalıştı. Babası gibi asker oldu.
Bugün Fariye altmış yaşında bir asker emeklisi olarak hayatını sürdürüyor. Emekliliğin tadını torunlarına bakarak çıkarıyor.
Kardeşi ise babasının adını taşımayı seçti, unutmamak için.

Yorumlar